DEVLET BAKANI SAYIN NİMET ÇUBUKÇU'NUN 14.06.2005 TARİHİNDE İSTANBUL’ DA TÜRKİYE-AB KARMA PARLAMENTOSU TOPLANTISINDA YAPTIKLARI KONUŞMANIN METNİ


Sayın Başkan
Değerli Komisyon Üyeleri
Değerli Katılımcılar

Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonunun seçkin üyeleri ve siz değerli katılımcılarla burada bir araya gelmiş olmaktan ve kadın konusundan sorumlu Devlet Bakanı olarak sizlere hitap etmekten büyük onur ve mutluluk duyuyorum.

Sayın Başkan, Değerli Üyeler

Kadın konusu disiplinler arası, çok boyutlu, çok yönlü, çok katmanlı ve karmaşık bir ilişkidir. Çünkü kadın konusu farklı disiplinlerin farklı bakış açısıyla üzerinde çalıştıkları, bilgi ürettikleri homojen olmayan alandır.

Türkiye 20. yüzyılın başındaki kapalı köy toplumundan, yüksek doğurganlık hızından, geçimlik tarımsal üretim yapan kapalı ekonomiden, nüfusunun büyük bölümü özellikle kadınları eğitimsiz olan, sanayileşmemiş, üretimi çeşitlenmemiş, dış alım ve satış hacmi önemsiz, özel sektörü güçsüz konumundan kurtularak bugün nüfusunun büyük bölümü kentlerde yaşayan, demografik özellikleri değişen bir yapıya geçmiştir. Aile yapısı değişmiş, toplumsal yapı çeşitlenmiş, kırsal dönüşüm ve modernleşme başarılmıştır.

Elbette yaşanan bu gelişmelerde 1923 yılında Cumhuriyetin ilanını takip eden 10 yılda büyük önder Atatürk ve cumhuriyetin diğer kurucularının yapmış olduğu devrimler ve uygulamalar bu gelişmelerin itici gücü olmuştur.  Dünyada dönüşü benzeri olmayan bu dönüşüm toplumun bütün kesimlerini özellikle kadınları etkilemiştir. Çünkü bu gelişmelerle kadın "eşit yurttaş" olarak kabul edilmiştir.

Yaşanan gelişmeler toplumun her alanında yansımasını bulmuş, ülkemizin ekonomisi giderek çeşitlenmiş, özel sektörü güçlenmiş, temel eğitimin 8 yıla çıkarılmasının da etkisiyle okullaşma oranında sıçrama yaşanmış, üreme hakları ve sağlığında dünya standartlarına yaklaşılmıştır.

Demokratik işleyişte mekanizmalar kurulmuş ve işletilmiştir. Yerel yönetimlerin hemşehrilerinin taleplerine yanıt arayışlarında daha esnek ve yeni yönetim arayışları devam etmektedir. Bu çerçevede özellikle kentlerde iş dünyasının, gençliğin, kadınların, insan hakları savunucularının özel ilgi alanlarının canlı tutulduğu dinamik sivil toplum kuruluşları vardır ve bunların yönetişime dair talepleri tartışılmakta, bazı örnekleri uygulamaya konulmaktadır.

Kısaca kapalı toplum yapısından açık topluma doğru gidiş bütün boyutlarıyla yaşanmış ve yaşanmaktadır.

Türkiye, dünya ekonomisi ile bütünleşme isteği çerçevesinde bunu gerçekleştirebilecek ve sürdürebilecek kapasiteye sahiptir ve bunu gerçekleştirmede kararlıdır. Bu kararlılığını defalarca göstermiştir. Şu anda Avrupa Birliğine girme çabası dünya ile bütünleşme isteğinin bir parçası, kadın-erkek eşitliğinin sağlanması konusundaki özel çabası ise dünya ile bütünleşme çalışmalarında sahip olduğu en önemli kaynağın yani insan gücünün değerlendirilmesi, insan haklarına verdiği önemin bir parçası olarak değerlendirilmelidir.

Nitekim bu konuda yürüttüğü çalışmalar özellikle 90’lı yıllardan itibaren AB çerçevesinde ağırlıklı olarak kadın-erkek arasındaki ayrımcılığı kaldırarak her iki cins arasında eşitliği garanti altına almak istediği önemli çalışmalar yapılmaktadır. Bilindiği gibi, direktifler ve kurucu andlaşmalardaki ilgili maddeler aracılığıyla ülkeler bu politikaları gerçekleştirmekle yükümlü kılınmaktadır. Dolayısıyla aday ülkeler, AB müktesebatına uyum sürecinde eşitlik politikaları mevzuatına diğer alanlardaki mevzuata verdikleri önemi verme durumundadır. 1996 yılından başlayarak hazırlanan ve bir nevi “izleme” aracı olarak da kullanılan yıllık raporların ‘Genişleme’ başlıklı bölümlerinde, Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Komisyonu tarafından formüle edildiği şekliyle “kadın-erkek arasında fırsat eşitliği sağlanmadan tam üyelik olamaz” ibaresi açıkça yer almaktadır. 

AB, aday ülkelere bazı alanlarda AB Müktesebatına uyum sağlanması için tam üyelik sonrasında bir geçiş süreci öngörebilirken, fırsat eşitliği mevzuatının katılım süreci boyunca “eşzamanlı” olarak gerçekleştirmesini istemektedir.

Avrupa Birliğine üyelik sürecini yaşayan Türkiye, AB sosyal politikasının temel amaçlarından biri olan cinslerarası eşitliğin bir insan hakları, sosyal adalet ve demokratik temsil sorunu olduğu görüşünü toplumsal sisteme yansıtmak için çalışmalarını hızlandırmış, kadın erkek eşitliği ve kadının insan hakları konularında önemli ilerlemeler kaydetmiştir.

Türkiye artık hepinizin yakından izlediği ve bildiği gibi eşitlik, kalkınma ve barışa ulaşabilmenin en önemli kilometre taşlarından biri olan kadın erkek eşitliğinin ve kadın haklarının tam olarak sağlanması konusunda uluslararası normlara ulaşmakta kararlıdır.

Ülkemiz 1986 yılında taraf olduğu CEDAW Sözleşmesine Eski Türk Medeni Kanunun evlilik ve aile ilişkileri ile ilgili hükümlerine ters düştüğü için koyduğu  çekincelerini Eylül 1999’da yeni medeni kanun çalışmalarında yapılan düzenlemeler nedeniyle çekinceleri kaldırmıştır.

Türkiye kadına karşı ayrımcılığın ortadan kaldırılması konusunda yıllardır gösterdiği duyarlılık çerçevesinde CEDAW İhtiyari Protokole de taraf olan ilk 20 ülkenin arasında yer almıştır. Ocak 2003 tarihi itibariyle Protokol ülkemiz açısından yürürlüğe girmiştir.

Sayın Başkan, Değerli Üyeler

Toplumların gelişmişlik tarihine bakıldığında kadın-erkeğin eşit olduğu bir döneme rastlanmamaktadır. Modern çağlara ulaştığımız günümüzde ise gelişmiş ülkelerde anlamlı bir iyileşme görülmekle birlikte özellikle geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerde kadın konusunun görünürlük sorunu yaşadığı açıkça ortadadır. Böyle bir eşitsizlik sadece kadınlara değil, onlarla aynı dünyayı paylaşan erkeklere de zarar vermektedir. Yaşamı eşit olarak paylaşmak için yaşama eşit olarak katılmak da gerekir. Ne yazık ki kadınlar hala ülkelerinin gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun, eğitim, sağlık, istihdam gibi çok temel göstergeler açısından erkeklerin gerisindedir. Varolan bu eşitsizliklere küreselleşmenin getirdiği yeni sorunlar eklenmiş olup, kadının insan haklarının tam olarak gerçekleştirilmesini sağlayacak uygun ortamın yaratılması amacıyla gerek ulusal düzeyde gerekse uluslararası düzeyde yeni politikalar üretilmekte, uygulama ve izleme mekanizmaları kurulması ve güçlendirilmesi yönünde çabalar artarak sürmektedir.

Bu bağlamda, Türkiye çok hızlı bir değişim yaşamaktadır ve özellikle yasal açıdan çok önemli gelişmeler kaydedilmiştir.

Bu yasal gelişmelerin en çarpıcı yansımasını kadınlara karşı ayrımcılığın ortadan kaldırılması konusundaki çabalarda görmek mümkündür. Türkiye kadınlar için özellikle yasal düzlemde hızlı gelişmeler kaydedilen “özgürleştirici” dönüşümler yaşamaktadır.

Kadına yönelik politikalarda yaşanan değişimin en önemli yansımasını Anayasa’da yapılan değişiklikler oluşturmaktadır. Türkiye, kadın erkek eşitliği ilkesine ilişkin açık bir hükme daha önce de Anayasasında yer vermekle birlikte, 17.5.2004 tarihinde Anayasanın 10. maddesine yapılan bir ekle devlet cinsiyete dayalı ayrım yapmamanın ötesinde kadınla erkeğin her alanda eşit haklara, eşit imkanlara kavuşması için düzenlemeler yapmak, gerekli tedbirleri almakla yükümlü kılınmıştır. Reform niteliğinde olan bu değişiklik ile Türkiye, Anayasasında bu tür bir hükme yer veren az sayıda ülkeden biri olmuştur.

Yine 17.5.2004 tarihinde, CEDAW Sözleşmesi de dahil olmak üzere temel hak ve özgürlükleri hedef alan uluslararası belgeleri tüm kanunların üzerine çıkarmak üzere Anayasanın 90’ıncı maddesinde yapılan değişiklik dikkate değer bir başka gelişmedir. Bu düzenleme ile CEDAW Sözleşmesi normlar hiyerarşisi bakımından kendisine aykırı düşebilecek düzenlemeler karşısında üstün konuma gelmiştir. Artık birbiriyle uyumlu Anayasa ve CEDAW kombinasyonu ile kadın-erkek eşitliği yönünde çok daha güçlü bir hukuki zemin oluşmuştur. Her ne kadar CEDAW doğrudan uygulanabilir nitelikte hükümler içermiyorsa da yasaların CEDAW ışığında yorumlanması, Anayasanın bir gereği haline gelmiştir.

Anayasadaki bu dikkate değer gelişmelerin yanı sıra uzun yıllardan sonra ilk kez temel yasalarda bütünsel bir değişime gidilmiş, en önemli gelişmeler kadını doğrudan ilgilendiren maddelerde yaşanmıştır.

Kabul edildiği 1926 yılında çağdaş bir yasa niteliği taşımakta olan, ancak, dünyada ve Türkiye’de yaşanan önemli gelişmeler karşısında yetersiz kalan Medeni Kanun revize edilmiştir. Yeni Medeni Kanun ile; aile reisliği kaldırılmış, en fazla eleştiri alan yasal mal rejimi değiştirilerek “edinilmiş mallara katılma rejimi” benimsenmiş, evlilik yaşı kadın ve erkek için eşit hale getirilmiş, eşlerin evlilik birliğini birlikte yöneteceği, evlilik birliğini temsil yetkisinin her iki eşe birlikte tanındığı ve eşlerin oturacakları evi birlikte seçecekleri hükme bağlanmıştır. Kadına, kendi soyadını kocasının soyadından önce gelmek üzere kullanabilme hakkını veren ve daha önce yapılan değişiklik aynen benimsenmiştir. Eşlerin velayeti birlikte kullanacağı, anlaşmazlık halinde ise hakimin karar vereceği ve eşlerden birinin meslek ve iş seçiminde diğerinin iznini almak zorunda olmadığı hüküm altına alınan diğer bazı konulardır.

Yeni Medeni Kanun’un yürürlüğe girmesi ile birlikte Aile Mahkemelerinin kurulması konusu da gündeme gelmiş ve geçtiğimiz yıl bu mahkemeler adli sistem içinde yerini almıştır.

Bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de önemli bir sorun alanı olarak karşımızda duran aile içindeki şiddetin önlenmesi amacıyla 1998 yılında çıkarılan Ailenin Korunmasına Dair Kanun ile bu konuya ilişkin özel bir yasal düzenlemeye gidilmiştir. Reform niteliğinde olan bu düzenleme ile ilk kez Türkiye’de aile içi şiddet kavramı hukuksal metinde tanımlanmış ve aile içi şiddetin vuku bulduğu durumlarda mağdurun şikayeti olmaksızın (üçüncü şahısların bildirimiyle) polis ve adalet mekanizmasının harekete geçmesi sağlanmıştır. Bu yasanın yürürlüğe girmesinden sonra uygulama sürecinde yasanın yeterince tanınmadığı konusunda eleştiriler söz konusu olmuşsa da bu yasanın uygulanması için hakim ve savcılara yönelik olarak genelgeler çıkarılmış ve çeşitli eğitim programları uygulanmıştır.

Temel yasa konumundaki bir diğer düzenleme Türk Ceza Kanunu’dur. Çok yeni bir tarihte (26.9.2004) kabul edilen ve Haziran 2005’te yürürlüğe giren yasada yine reform niteliğinde düzenlemelere yer verilmiştir. Bu düzenlemelerden en önemlisi yasada kadın ve kız ayrımının kaldırılmış olmasıdır. Eski yasa toplumsal değer yargılarını gözetip, kadının mağduru olduğu bir çok suçu topluma karşı işlenen suçlar olarak değerlendirirken yeni TCK ile bu anlayış terk edilmiş ve bireyin hak ve özgürlüklerinin korunmasına evrilmiştir. Böylece cinsel nitelikli suçlar kişiye karşı suç kapsamına alınmıştır. Evlilik içi tecavüz, işyerinde cinsel taciz gibi konulara ilk kez yasada yer verilmiştir.

Önemle vurgulamak istediğim bir diğer husus da “töre”cinayetleri konusuna ilişkindir. Esasen eski Türk Ceza Kanununun “töre” cinayetlerinde indirime yol açan maddesi 2003 yılında 6. uyum paketiyle yasa kapsamından çıkarılmış olmakla beraber yeni Türk Ceza Kanunu ile Devletimizin “töre” cinayetlerinin önlenmesine ilişkin kararlılığı bir kez daha güçlü yasal düzenleme ile pekiştirilmiştir. Bu bağlamda, yeni TCK’da “töre” cinayetleri faillerinin yasada öngörülen en ağır ceza olan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılması hükmü getirilmiştir.

Yasal alandaki bu önemli değişikliklere karşın, geleneksel değer yargılarının varlığını sürdürmesi nedeniyle bu gelişmeler “özel alanda” henüz çok fazla yerleşememiştir. Şu anda Türkiye’nin önünde duran en önemli hedef bir “Zihinsel Dönüşüm Projesi” uygulanmasıdır. Aslında zihinsel dönüşüme ilişkin olarak çeşitli projeler yürümekle birlikte asıl olan bunun eşzamanlı, eşgüdümlü, topyekün toplumsal değişim projesine dönüştürülmesidir.

Zihniyet değişimine ilişkin olarak yürütülen çalışmalar uzun soluklu olmakla birlikte bunun öneminin bilinciyle ülkemizde çok taraflı işbirliklerini ve katılımcılığı öngören çalışmalar sürdürülmektedir.

Son dönemlerde yapılan çalışmalar çalışmaları kadına karşı şiddet üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu çerçevede parlamento, kamu kurum ve kuruluşları, üniversiteler, medya ve STÖ’lerin katılımı ile “Şiddeti Önleme Platformu” oluşturulmuştur. Aile içi şiddeti özel olarak ele alan bu platform özellikle kadın ve çocuğa karşı şiddet konusuna eğilmiştir. Bu platformun çalışmalarının uzun vadede bir eylem planı olarak uygulamaya yansıtılması düşünülmektedir. Ayrıca 25 Kasım “Kadına Karşı Şiddeti Önleme Günü” kapsamında 1 yıl sürecek “Kadına Karşı Şiddete Son” kampanyasının startı da verilmiş durumdadır.

Son dönemde kadına yönelik şiddetin önlenmesine ilişkin çabalar yoğunlaşmakla birlikte, kadına karşı şiddet olgusu yıllardır Türkiye’nin gündemini işgal etmektedir. Şiddete uğrayan kadınlara verilen hizmetlerde devletin yetersiz kaldığı hususu yıllardır özellikle Sivil Toplum kuruluşları tarafından dile getirilen en önemli eleştiri olmuştur. Devlet verilen hizmetler konusundaki kısıtlılığın farkında olarak bu sorunun aşılması için çeşitli çalışmalar yapmıştır. Bu çalışmalar ve işbirliği sonucunda yeni yürürlüğe giren Belediye Kanunu ile şiddete uğrayan kadınlara hizmet vermek üzere Belediyeler de yetkili kılınmıştır. Bu Kanunla Büyükşehir Belediyeleri ile nüfusu 50.000’ni geçen belediyelere kadınlar ve çocuklar için koruma evleri açmak yükümlülüğü getirilmiştir. Böylece şiddete uğrayan kadınlara verilen koruyucu ve önleyici hizmetlerin geliştirilmesi mümkün olacaktır.

Sayın Başkan, Değerli Üyeler

Türkiye bu güne dek taraf olduğu pek çok uluslararası insan hakları sözleşmelerinin gereği ve artan toplumsal duyarlılığın yönlendirmesi ile uluslararası toplumun gündeminde de giderek daha çok ağırlık kazanan "namus cinayetleri" konusundaki çalışmalarını yoğunlaştırmıştır. Bu çerçevede, devletimiz Birleşmiş Milletler 59. Genel Kuruluna sunulan ve kabul edilen "Namus Adına Kadınlara Yönelik İşlenen Suçların Önlenmesi Doğrultusunda Çalışmak" başlıklı Karar Tasarısına İngiltere ile birlikte ana sunucu olmuştur. Birleşmiş Milletler sürecinde böylesine hassas ve önemli bir kararın ana sunucusu olmak, kadının aile ve toplum içindeki statüsünün iyileştirilmesi ve kadına yönelik her türlü şiddetin yok edilmesi için ülkemizde yürütülen çalışmaların kararlılığını ortaya koymak açısından önemli bir adım olmuştur.

Bilindiği gibi ülkelerin ortak sorunlarından biri de en önemli insan hakları ihlallerinden olan ve özellikle mağdurları kadınlar ve çocuklar olan insan ticareti konusudur. Türkiye hem transit hem de hedef ülke olarak bu sorunla mücadelede ulusal ve uluslararası işbirliği çerçevesinde çok yönlü çalışmalar sürdürmektedir. Türk Ceza Kanununda da 2002 yılında yapılan değişiklik ile bu suçun faillerine ağır cezai yaptırım getirilmiş, Yeni Türk Ceza Kanununda konuya ilişkin düzenleme yapılmıştır. Ülkemizde bir sivil toplum kuruluşu ile İçişleri Bakanlığı arasında yapılan protokol çerçevesinde insan ticareti mağduru kadınlar için sığınmaevi açılmıştır.

Bir başka çok önemli gelişme ise, ülkemizde ulusal mekanizma olarak 1990 yılında kurulan ve 1994 yılından bu yana ise yasal dayanaktan yoksun olarak çalışmalarını sürdüren Kadının Statüsü Genel Müdürlüğünün 6 Kasım 2004 tarihi itibariyle Teşkilat Yasasına kavuşmuş olmasıdır. Kazandırılan bu yasal statü ile Genel Müdürlüğün tüm görevlerini daha etkin bir biçimde yürütebilme olanağına sahip olacağı düşünülmektedir. Yeni yasal düzenlemede Genel Müdürlük bünyesinde  devlet, STÖ ve üniversite temsilcilerinin katılımıyla oluşturulacak Kadının Statüsü Danışma Kurulu öngörülmüştür. Danışma Kurulu ile Genel Müdürlük etkin politika oluşturma ve koordinasyon görevini daha güçlü bir şekilde yerine getirebilecektir.

Sayın Başkan, Değerli Üyeler

Türkiye’de kız ve erkek çocuklar Cumhuriyetin ilk yıllarından beri eğitimin her düzeyine erişim açısından yasalar önünde eşit konuma sahiptirler ve temel eğitim zorunludur. Ancak, ülkemizde eğitimin tüm seviyelerinde kız çocukları açısından, henüz istenilen düzeye ulaşılamamıştır. Örneğin, ilköğretim düzeyinde kız ve erkek çocukların okullaşma oranlarında önemli bir fark olmamakla birlikte orta ve yüksek öğrenim kurumlarında kız öğrenci oranı daha düşüktür. Yine eğitimin her kademesinde bölgesel eşitsizler mevcuttur. Ekonomik olanaksızlıklar ve geleneksel değerlerin kadınların eğitimleri konusunda kısıtlayıcı bir rol oynadığı bilinmektedir. Türkiye eğitim alanındaki olumsuz göstergeleri ortadan kaldırmak için büyük bir atılım içine girmiştir.

1997 yılında kabul edilen ve temel eğitimi 8 yıla çıkaran yasa özellikle kız çocuklarının okullaşma oranına önemli katkıda bulunmuştur. Yasanın yürürlüğe girdiği tarih olan 1997-1998 öğretim yılında kız çocukları için % 78,9 olan ilköğretimdeki okullaşma oranı, 2003-2004 öğretim yılında % 95,7 olarak gerçekleşmiştir. Benzer bir yükselme, lise ve üniversitelerdeki okullaşma oranlarına yansımıştır. 

Eğitimde ülke olarak hedefimiz 2010 yılına kadar kız ve erkek çocuklar için okullaşma oranını % 100’e ulaştırmaktır. Bu çerçevede birçok proje başlatılmıştır. Bu projelerde gerek uluslararası kuruluşlar gerekse sivil toplum kuruluşları ve özel sektörün destekleri alınmaktadır. Eğitim konusunda ülkede büyük bir duyarlılık oluşmuş ve bu duyarlılık medyanın da içinde yer aldığı bir ulusal kampanyaya dönüşmüştür. UNICEF destekli “Kız Çocuklarının Okullaşmasına Destek Kampanyası” çerçevesinde ülkemizde sınırlı olarak uygulayabildiğimiz olumlu ayrımcılık politikası eğitim açısından 53 ilde hayata geçirilmiştir. Kampanya 2003 yılında başlamış, o tarih itibariyle ülke genelinde okul çağında olup da, okula devam etmeyen 640.000 kız öğrenci mevcut iken, bu gün itibariyle 114.000 kız çocuğunun okula devamı sağlanmıştır. Bu da okula kayıtlı olmayan kız çocuklarının sayısını % 17,8 oranında düşürmüştür. Yine bu kampanya çerçevesinde, yoksulluk nedeniyle çocuklarını okula gönderemeyen veya okuldan almak zorunda kalan aileleri desteklemek amacıyla düzenli olarak ekonomik yardım başlatılmıştır. Bu yardımın uygulanmasında yine ilk kez olarak geçici özel önlem uygulanmış ve nakit yardımında kız çocukları için yapılan yardım, erkek çocuklarına göre daha yüksek tutulmuştur. Kız öğrencilere temel eğitimde % 21, ortaöğretimde ise % 40 oranında daha fazla parasal yardım yapılmıştır.

Bu çalışmaların yanı sıra yaygın eğitimin kalitesinin artırılmasına ve kapsamının genişletilmesine yönelik çalışmalar sürdürülmektedir. Kadın-okuryazarlık oranının yükseltilmesi amacıyla okuma-yazma kursları açılmakta ve “hayat boyu eğitim” sloganıyla özellikle kadınların istihdam edilebilir meslek edinmelerini sağlamaya ilişkin yaygın eğitim programları gözden geçirilmekte ve yeniden düzenlenmektedir.

Yüksek öğretimdeki kız öğrenci sayılarında yıllar itibariyle artış gözlenmektedir. 1995 yılındaki kız öğrenci sayısı ile 2004 yılı karşılaştırıldığında, kız öğrenci sayısındaki artış oranı % 91, erkek öğrencilerde ise % 66 oranında artış sağlandığı görülmektedir.

Diğer taraftan eğitim materyallerindeki cinsiyetçi öğelerin ayıklanması için yeni bir tarama başlatılmış olup, bu kitaplarda ayrımcılık içeren resim, ifade ve benzeri tüm öğelerin çıkarılması çalışmaları devam etmektedir.

Çalışma hayatında kadının durumuna bakıldığında; devletin işgücü piyasasına girişte ayrımcılığı önleyecek tüm hukuki düzenlemeleri yaptığı görülmektedir. Ülkemizde çalışma hayatını düzenleyen İş Yasasında 2003 yılında yapılan düzenlemeler ile çalışma yaşamında kadın-erkek eşitliğinin sağlanması alanında önemli gelişmeler kaydedilmiştir.

İş Kanununun getirdiği en önemli ilerleme işveren işçi ilişkisinde cinsiyet dahil hiçbir nedenle temel insan hakları bakımından ayrım yapılmayacağıdır. Bu kapsamda, iş sözleşmesinin yapılmasında, uygulanmasında ve sona erdirilmesinde cinsiyet veya gebelik nedeniyle doğrudan veya dolaylı farklı işlem yapılamayacağı, cinsiyet nedeniyle eşit değerde iş için daha düşük ücret verilemeyeceği, cinsiyet, medeni hal ve aile yükümlülükleri, hamilelik ve doğumun iş akdinin feshi için geçerli sebep oluşturamayacağı Kanunda yer almıştır. Ayrıca Yeni İş Kanununda işyerinde cinsel taciz ve kısmi çalışmaya ilişkin hükümler de ilk kez yer almıştır. Ayrıca kadın çalışanlara verilen ücretli doğum izin süreleri de arttırılmıştır.

Kadınların işgücüne katılımında yasal açıdan herhangi bir ayrım olmamakla birlikte, uygulamada karşılaşılan veya karşılaşılabilecek olumsuzlukları gidermek üzere Başbakanlık tarafından genelge yayımlanarak oluşabilecek ayrımcılığın önüne geçilmeye çalışılmaktadır.

Yasal düzlemdeki bu olumlu duruma rağmen istihdama katılımda kadınların erkeklerin gerisinde olduğu ve yıllar itibariyle işgücüne katılım oranlarında düşüş olduğu görülmektedir. Bu düşüşteki en önemli neden, kırdan kente göç olgusu nedeniyle kadınların tarım sektöründen kopmaları ve kentte özellikle enformal sektörde yer almalarıdır. Kadınlarımız, yoğun oldukları tarım sektöründen çekilmekte, sanayi ve özellikle hizmet sektörüne  yönelmektedirler. Bu durum kadınların ücretsiz aile işçiliğinden çıkarak, ücretli çalışma biçimlerine geçtiklerini göstermektedir. Ancak bu süreçte kadınların güvenceli istihdam olanaklarından yeterince yararlandıklarını söylemek zordur.

Devletimiz kadınların işgücüne katılım oranlarını artırmak üzere işgücü piyasasına girişlerini destekleyici politikalar oluşturmakta ve çeşitli önlemler almaktadır. Bu kapsamda ülkemizde, çeşitli mesleki eğitim programları yürütülmektedir.

Türkiye, bütün bu çalışmaları CEDAW Sözleşmesi, Pekin Deklarasyonu ve Pekin Eylem Platformu ile son dönemlerde Avrupa Birliği adaylık süreci çerçevesinde CEDAW hedeflerine uygun olarak Avrupa Birliği İstihdam Stratejisine Katılım çerçevesinde gerçekleştirmektedir. Bu kapsamda, kadınların istihdam oranlarının artırılması konusunda bir yandan yasal mevzuat düzenlenirken diğer taraftan çeşitli projeler hayata geçirilmektedir. Ayrıca, AB’ye katılım sürecinin kadınların istihdamını hızlandırıcı bir katkısı olacağı da düşünülmektedir.

Sayın Başkan, Değerli Üyeler

Günümüzde kadınlarda siyasete katılım yönünde bariz bir istem gözlenmekte ve araştırmalar Türk toplumunun kadınların siyasette yer almasını onayladığını göstermektedir. Beklentiler önümüzdeki dönemde bu alanda bir sıçrama olacağı yönündedir.

Türkiye’de uzmanlık gerektiren mesleklerde kadın oranları oldukça yüksek düzeydedir. Bugün ülkemizde üniversitelerde öğretim elemanı kadın oranı % 36 olup, toplam profesörler içinde kadın oranı % 25’e ulaşmıştır. Mimarların % 31’i, doktor ve operatörlerin % 29’u, avukatların ise % 26’sı kadındır.

Kadınların bürokrasi içerisinde üst düzey karar verici konumlarda yer alması da oransal olarak düşüktür. Ancak bu tür görevlere gelen kadınların çok başarılı oldukları da bir gerçektir. Örneğin bütün dünyada erkeklerin egemen olduğu diplomatik görevlerde Türk Dışişlerinde halen 12 kadın büyükelçimiz görev yapmaktadır.

Ülkemiz açısından en önemli ilerleme kaydedilen alanlardan biri sağlığa ilişkin göstergelerdir. Kadın sağlığı ile ilgili göstergelere bakıldığında yaşam kalitesi ile ilgili göstergelerden olan ortalama yaşam süresinin arttığı, ilk evlenme yaşının yükseldiği, doğurganlık hızının azaldığı, etkili aile planlaması yöntem kullanımı, doğum öncesi ve sonrası hizmetlerden yararlanma oranlarının arttığı gözlenmektedir.

Bu bağlamda bölgesel farklılıklar da halen devam etmektedir. Sorunun aşılması için eğitim alanında olduğu gibi sağlık alanında da verilen hizmetlerin planlanmasında ve sunumunda bölgeler esas alınmaktadır. Kadının eğitim düzeyi sağlığa ilişkin tüm göstergeleri önemli ölçüde etkilemeye devam etmektedir. Önceki yıllarla karşılaştırıldığında kadının eğitim düzeyinde kaydedilen artış sağlığa ilişkin tüm göstergelerde de olumlu yansımasını bulmaktadır.

Bebek, çocuk ölümlülüğü ile ilgili göstergelerde önemli iyileşmeler kaydedilmiş ancak istenilen düzeye henüz ulaşılamamıştır.

Sağlık alanında yeni bir destek uygulaması başlatılmış olup, ülkemizde en yoksul kesimdeki anne adaylarının sağlık kontrollerini düzenli yaptırmalarını desteklemek ve 0-6 yaş çocuklarına sağlık yardımı alarak aylık ödemleler yapılmaktadır.

Sayın Başkan, Değerli Üyeler

Türkiye sorunlarını çözümlemeye çalışmakta olup, sorunların çözümünde önemli mesafe kaydetmiştir. Türkiye demokratikleşme sürecinde bu sorunlara toplumun tüm kesimleri ile birlikte çözüm arama eğilimi içindedir ve katılımcı, kapsayıcı toplum olma yönünde kararlı bir biçimde ilerlemektedir.

Kadın-erkek eşitliği konusu, Avrupa Birliği üyeliğimizin gerçekleşmesi açısından da önem taşımaktadır. Bugün, Avrupa Birliği’nin demokrasi ve insan hakları alanındaki normlarına uyum için gerekli yasal düzenlemeleri yapmış olmamıza rağmen bu düzenlemelerin günlük uygulamaya kalıcı bir biçimde yansımaları, demokrasi kültürünün toplumun tümü tarafından özümsenmesine bağlıdır. Demokrasi kültürünün temelinde ise, kadın-erkek eşitliği yatmaktadır. Nitekim benden sonra konuşacak olan Avrupa Parlamentosu Cinsiyet Eşitliği Kadın Hakları Komisyonu Sayın Emine BOZKURT'un hazırladığı Türkiye raporunda da bu konu üzerinde hassasiyetle durulan nokta olmuştur. Türkiye'deki kadın sorunlarının şiddet, siyasal yaşama katılım, eğitim ve istihdama katılım gibi birkaç başlık altında toplayan sayın BOZKURT, sorun alanlarına ilişkin birtakım önerilerde bulunmuştur. Sevinerek görmekteyiz ki Sayın BOZKURT tarafından dile getirilen öneriler, hükümet STK işbirliğinin güçlendirilmesi, yargı ve güvenlik güçlerine verilen eğitimlerin nitelik ve nicelik olarak artırılması, kamu bilincini artıracak kampanyalar, kadın istihdamına ilişkin projeler gibi bizim de tespit ettiğimiz ve uygulamasına başladığımız tedbirleri içermektedir.

Sonuç olarak, daha önce de belirttiğim gibi toplumsal cinsiyet eşitliğine ulaşmak için Türkiye’nin özellikle yasal açıdan çok önemli gelişmeler kaydettiğine inanıyoruz. Ancak bu gelişmelerin yeterli olmadığının bilincindeyiz. Bu gelişmelerin eksiksiz olarak uygulamaya konulması en önemli hedef olarak önümüzde durmaktadır. Toplumsal dönüşümlerin çok zor bir süreç olduğunu bilmekle birlikte biz ülke olarak bu konuda umutsuz değiliz, aksine kararlıyız.

Dünyanın kadınlar için daha güzel ve yaşanabilir hale gelmesi umuduyla hepinize teşekkür eder, saygılar sunarım.