BİRLEŞMİŞ MİLLETLER CEDAW KOMİTESİNE SUNULMAK ÜZERE HAZIRLANAN
DÖRDÜNCÜ VE BEŞİNCİ BİRLEŞTİRİLMİŞ PERİYODİK TÜRKİYE RAPORU
Haziran 2003
ANKARA
Bu rapor, Türkiye'nin 1985 yılından bu yana üyesi olduğu Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesinin (CEDAW) 18.maddesi uyarınca; taraf devletlerin her dört yılda bir kadınlara ilişkin sağladıkları ilerleme ve karşılaşılan engelleri CEDAW Komitesine sunmaları yükümlülüğü kapsamında hazırlanmıştır.
İÇİNDEKİLER
| Giriş | 1 |
| Madde 1. Kadına Karşı Ayrımcığın Tanımı | 3 |
| Madde 2. Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Önlenmesindeki Yükümlülükler | 5 |
| Madde 3. Kadının İlerlemesi ve Gelişmesi | 10 |
| Madde 4. Kadın-Erkek Eşitliğinin Hızlandırılması | 12 |
| Madde 5. Cinsiyet Rolleri ve Kalıplaşmış Değer Yargıları | 13 |
| Madde 6. Kadın İstismarı | 18 |
| Madde 7. Siyasal ve Kamusal Yaşam | 20 |
| Madde 8. Uluslararası Temsil ve Katılım | 22 |
| Madde 9. Uyruk | 23 |
| Madde 10. Eğitim | 24 |
| Madde 11. İstihdam | 32 |
| Madde 12. Sağlık Hizmetine Erişmede Eşitlik | 39 |
| Madde 13. Sosyal ve Ekonomik Yararlar | 42 |
| Madde 14. Kırsal Alan Kadını | 45 |
| Madde 15. Toplumsal Yaşamda ve Kanun Önünde Eşitlik | 49 |
| Madde 16. Evlilikte ve Aile Hukukunda Eşitlik | 51 |
GİRİŞ
Türkiye, 2. ve 3. dönemsel raporunu(CEDAW/CTUR/2-3) 17 Ocak 1997 tarihinde Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesi’nin 318. ve 319. toplantılarında sunmuştur. O zamandan bu yana, dünyada ve Türkiye’de toplumsal cinsiyet eşitliğinin ve dünya barışının güçlenmesine ilişkin hem kutlanacak hem de kaygı duyulacak pek çok gelişme oldu.
1999 yılında, Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin 20. yıldönümünü kutladık; aynı yıl, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu CEDAW İhtiyari Protokolü’nü onaylayarak Komiteyi kadın haklarının sistematik ihlali durumları karşısında daha etkili olma yönünde güçlendirmiştir. 2000 yılında, uluslar arası topluluk Eylem Platformunun uygulanmasına yönelik kaydedilen ilerlemeleri gözden geçirmek ve değerlendirmek için bir araya gelmiş ve kadın-erkek eşitliğinin sağlanması için atılması gereken yeni adımları ve geleceğe ilişkin eylemleri belirlemiştir; aynı yıl, Güvenlik Konseyi kadın ve barış konusunu ele almış ve böylece toplumsal cinsiyet gündemini çatışma çözümü ve barışın kurulması konularındaki çok uluslu diyaloğun merkezine yerleştirmiştir; 2001 yılında, Kadının Statüsü Komisyonu, 2002-2006 toplumsal cinsiyet eşitliği politika çerçevesinin öncelikli alanlarını belirten yeni çalışma programını kabul etmiştir; ve son olarak, Genel Kurul “namus cinayetleri” konusundaki yasa tasarısını onaylamıştır.
Türkiye için ise, 1997 yılını takip eden dönem kadınlara karşı ayrımcılık hükümlerini kaldıran yasal reformlara ve aynı zamanda eşitlik sınırlarını genişletecek ve kadınların insan haklarını daha güçlü kılacak diğer önemli girişimlere sahne oldu. 1997 yılında zorunlu temel eğitim 5 yıldan 8 yıla çıkarıldı; 1998’de aile içi şiddete karşı(Ailenin Korunması Kanunu) yasa kabul edildi; 1999’da CEDAW’a getirilmiş olan çekinceler kaldırıldı; 2002’de 5 yıllık uzun ve yoğun çalışmalar sonunda yeni Medeni Kanun kabul edildi; 2002’de parlamento CEDAW İhtiyari Protokolü’nü onayladı ve böylesine olumlu bir reform ortamında, CEDAW’un kadına karşı şiddetle mücadele, kadınların yoksulluğu ve ekonomik sömürüsü ve buna benzer birçok konudaki ilkeleri yeni kurulan 58. Hükümet’in Programı’na dahil edildi.
Ancak, yurtiçi ve yurtdışında kaydedilen ilerlemeler siyasi muhafazakarlık, artan sosyo-ekonomik eşitsizlikler ve dünya genelinde süren yoğun çatışmalar tarafından gölgelenmektedir. Bu yönde hiç kuşkusuz, en çarpıcı olanı 11 Eylül 2001’de yaşanan olaylar ve bunu takiben uluslararası topluluk arasında yapıcı diyaloğun güçlenmesini tehdit eden gelişmelerdir. Bu bağlamda, Türkiye’nin 12-13 Şubat 2002’de İstanbul’da ağırlama onuruna sahip olduğu birleşik Avrupa Birliği-İslam Konferansı Örgütü Forumu, diyaloğu sürdürme ve açık tutma yönünde iyi bir örnek oluşturmuştur. Bu güne değin özgürlükler, insan hakları ve uluslararası işbirliğinde kaydedilen önemli kazanım ve ilerlemelerin tersine dönmesini önlemek için diyaloğun devam etmesi zorunludur. Çok iyi bilinmektedir ki, baskıcı ve anti-demokratik bir çevre hüküm sürdüğünde ilk ihlal edilen ve ilk vazgeçilen kadın hakları olmaktadır.
Yakın geçmişte, Türk toplumu ciddi sorunlarla baş etmek durumunda kalmıştır. 1980’lerin ortalarında başlayan ve 1990’ların ilk yarısında hızlanarak artan terör, 1997 itibariyle güvenlik güçleri tarafından bastırılmıştır. Bu durum devletin en ağır zararı görmüş doğu illerinin sosyo-ekonomik kalkınması için güçlü bir program başlatmasını olanaklı kılmıştır. Aynı zamanda, terörizmle mücadele için bölgede bulunan olağanüstü güvenlik mekanizmaları, sivil düzeni yeniden oluşturmak amacıyla sistematik bir şekilde kaldırılmaktadır. Böylece, doğu bölgelerinde yaşayan kadınların çok yönlü sorunları ile mücadelede etkili politikalar ve programları uygulamaya koymak için olumlu bir ortam hazırlanmış bulunmaktadır.
1999 yılında, Türkiye’de başka bir felaket daha yaşanmıştır. Bugün hala izleri devam eden büyük bir deprem, can ve mal kaybına neden olmuş ve kamu bilincinde ezici bir etki bırakmıştır. Enkazı yeniden inşa etme çabaları, yoksulluk seviyesini önemli ölçüde genişleten ağır bir ekonomik kriz süreciyle karşı karşıya gelmiştir. Son dönemde, ekonomik iyileşmeye ilişkin kayda değer gelişmeler gözlemlenmekle birlikte, bu raporun yazıldığı sıralarda ortaya çıkan bölgede olası bir savaş ihtimali, hem tüm bölge hem de Türkiye için yeni bir tehdit unsuru oluşturacak gibi görünmektedir.
Türkiye’nin 4. ve 5. birleştirilmiş dönemsel ülke raporu böyle bir ortamda hazırlanmıştır. Türkiye’yi saran pek çok sorun ve tehdide rağmen devletin CEDAW ve Pekin Eylem Platformu ilkelerine olan bağlılığı sürmektedir. Hükümet değişikliklerine rağmen Türkiye’nin uluslar arası düzeyde toplumsal cinsiyet eşitliği bağlamında yapmış olduğu vaatlerden sapmalar söz konusu olmamıştır. Avrupa Birliğine giriş süreci kapsamında üstlenilen inisiyatifler de CEDAW ve Pekin Eylem Platformu vaatlerine ilişkin çabaları tamamlar niteliktedir.
Türkiye’nin 3. ve 4. birleştirilmiş raporu ilgili hükümet kuruluşları kadar akademisyenler ve sivil toplum örgütlerinin katkılarının da bulunduğu katılımcı bir yaklaşımla hazırlanmıştır. Bu rapor, bir önceki rapor döneminden bu yana Sözleşme’nin her maddesine ilişkin gerçekleşen ilerlemeleri ve kazanımları belirlemeyi amaçlamaktadır. Kazanımlar anlamında kutlanacak birçok ilerleme olmasına rağmen, Türkiye’deki kadınların durumu gerek başlıca kalkınma göstergeleri gerekse kadınların karar alma sürecine katılımı ve kamu alanındaki temsillerinin daha sembolik yanları anlamında arzu edilen düzeyden uzaktır.
Kadınlar parlamentoda hala çok az düzeyde temsil edilmektedirler, kadına karşı şiddet hala bir sosyal yara olmaya devam etmekte ve özellikle ulusal bütçe başta olmak üzere kaynakların dağılımı hala toplumsal cinsiyete duyarlı bir nitelik taşımamaktadır. Bütçeye ilişkin bu sorun, Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü’ne ayrılan sınırlı insan ve finansman kaynağında açıkça görülmektedir. Ne yazık ki, Genel Müdürlük hala parlamentoda görüşülmek üzere bekleyen teşkilat yasası olmadan çalışmalarını sürdürmeye devam etmektedir. Halen, kadınların ilerlemesine yönelik ulusal mekanizmanın kurumsal kapasitesinin güçlendirilmesi ve hem kamu hem de özel alanda kadınlara karşı ayrımcılığın ortadan kaldırılması için yapılacak çok şey bulunmaktadır.
Türk Hükümeti, Kadına Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesinin değerli çalışmaları ve çabalarının takdirle izlemekte ve Türkiye’nin 3. ve 4. birleştirilmiş raporunun gözden geçirilmesi süresince yararlı bir diyalogun oluşacağı beklentisi içinde bulunmaktadır.
Kadına Karşı Ayrımcılığın Tanımı
Madde 1
İş bu Sözleşmeye göre, “kadınlara karşı ayrım” deyimi kadınların, medeni durumlarına bakılmaksızın ve kadınla erkek eşitliğine dayalı olarak politik, ekonomik, sosyal, kültürel, medeni ve diğer sahalardaki insan hakları ve temel özgürlüklerinin tanımlanmasını, kullanılmasını ve bunlardan yararlanılmasını engelleyen veya ortadan kaldıran veya bunu amaçlayan ve cinsiyete bağlı olarak yapılan herhangi bir ayrım, mahrumiyet veya kısıtlama anlamına gelecektir.
“Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi” 1985 yılında Türk hükümeti tarafından imzalanmış, Sözleşme, Türk Medeni Kanunu’nun Aile Hukuku bölümünün çelişmesi nedeniyle; kadınların hukuki ehliyeti kullanma, sözleşme yapma hakkı, ikametgah seçimi, çocuklarla ilgili sorumluluklar, aile adı, iş ve meslek seçimi gibi bölümlerini içeren 15. (paragraf 2 ve 4) ve 16. (1/g paragraf 1/c) maddelerine çekince konarak 1986 yılında yürürlüğe girmiştir. Söz konusu çekinceler, Türk Medeni Kanununun gözden geçirilmesi ve değiştirilmesi ışığında Eylül 1999’da kaldırılmıştır. 8 Eylül 2000’de imzalanan ek İhtiyari Protokol 30 Temmuz 2002’de onaylanmıştır. Protokol, 29 Ocak 2003’te yürürlüğe girecektir. Türk Hükümeti, İhtiyari Protokolü kabul ederek, kadının ilerlemesi ilişkin vaatlerini ve Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’ne tam uyumu onaylamıştır.
Türk Medeni Kanunu’nun yeniden gözden geçirilmesi süreci 1993 ve 2001 yılları arasında tamamlanmıştır. Ayrımcılık içeren ifadeler, ayrımcılık karşıtı kavrama uygun olarak değiştirilmiş, böylece, Medeni Kanunu Sözleşme ile aynı çizgiye taşınmıştır. Yeni Medeni Kanun, Türk Parlamentosu tarafından 22 Kasım 2001’de kabul edilmiş, 1 Ocak 2002’de yürürlüğe girmiştir. Bunun yanında, Ekim 2001’de, Anayasa’nın 41. Maddesi, aileyi “eşler arası eşitliğe dayanan” bir kurum olarak tanımlamak amacıyla değiştirilmiştir.
Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü(KSSGM), Medeni Kanun’un uzun ve titiz tasarı sürecinde aktif rol oynamış ve kadınların temel hak ve özgürlüklerine katılımını sınırlandıran ve ayrımcı uygulamaları sürdüren nedenleri ortadan kaldırmak için sivil toplum kuruluşlarının önerilerini de alarak Tasarıda yer alması istenen hususları, Adalet Bakanlığı tarafından Medeni Kanun tasarısını hazırlamakla görevlendirilen Komisyonun dikkatine taşımıştır.
Yeni Medeni Kanun, madde 15 ve madde 16'da ayrıntılarıyla yer verildiği üzere, aileye ve kadının aile içindeki rolüne yeni bir yaklaşım getirmiş ve böylece toplumsal cinsiyet ayrımcılığının sürekli yeniden üretildiği en yoğun düzeyi kendine hedef almıştır. Daha basit ve anlaşılır bir ifadeyle, yeni kanun birkaç yolla eşler arası eşitliği sağlar: evlilik birliğinin erkek reisi kavramı, eşlerin evlilik birliğini eşit karar alma otoritesiyle sürdürdükleri eşit ortaklık kavramıyla değiştirilmiştir, eşler, aile ikametgahı üzerinde eşit haklara sahiptir ve eşler, eşit temsil gücüne sahiptir. Önceki kanunda evlilik dışı çocuklar için kullanılan “gayrimeşru çocuklar” kavramı kaldırılmış ve velayet anneye verilmiştir. Minimum evlenme yaşı yükseltilmiş ve her iki cinsiyet için eşitlenmiştir. Yeni Medeni Kanun tarafından getirilen en önemli değişiklik Edinilmiş Mallara Katılma Rejimi’nin yasal mal rejimi olarak kabul edilmesidir (madde 218-241). Bu yasal reformlar raporun 15 ve 16. maddelerinde ayrıntılı olarak anlatılmıştır.
Türk Ceza Kanunun gözden geçirilmesi ve yenilenmesi de, Adalet Bakanlığı koordinasyonu altında sürmektedir. Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü, gönüllü kuruluşlar ve akademisyenlerin katılımıyla oluşturduğu komisyonun görüşleri doğrultusunda ilk taslağa ilişkin resmi görüşünü Adalet Bakanlığına iletmiştir. Adalet Bakanlığı Tasarı üzerindeki çalışmalarını tamamlayarak Başbakanlığa sunmuştur.
(bkz. bu raporda madde 2/g).Adalet Bakanlığı, “Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi”ne ek oluşturacak ve “İnsan Kaçakçılığının, Özellikle Kadın ve Çocuk Ticaretinin Önlenmesine, Durdurulmasına ve Cezalandırılmasına İlişkin Protokol” ile birleşik bir yasa tasarısı (Türk Ceza Kanunu’na bazı maddelerin eklenmesi ve Örgütlü Suçlara Karşı Yasa’nın bir maddesinin değiştirilmesi) hazırlamıştır. Yasa, Parlamento tarafından 3 Ağustos 2002’de kabul edilmiştir. Yasa, zorla çalıştırmayı, zoraki hizmet sağlanmasını, esaret benzeri muameleyi, tehdit, zorlama, baskı veya pozisyonun kötüye kullanımı yoluyla organ talep edilmesini, kadın, erkek ve çocukların kaçırılması, taşınması, alıkoyulması ve ticaretinin yapılmasını ve buna maruz kalan savunmasız insanların kandırılması ve sömürüsünü cezalandırır
(bkz. bu raporda madde 6)..Aile içindeki şiddeti önlemek amacıyla, 4320 sayılı Ailenin Korunması Hakkındaki Kanun 17 Ocak 1998 tarihinde yürürlüğe girmiştir
. Kanunun çıktığı günden bu yana uygulamada ortaya çıkan sorunlar ve Kanuna ilişkin görüş ve eleştirileri karşılamak üzere, Kanunun bazı maddelerinde değişiklik öngören bir Tasarı Taslağı hazırlanarak Başbakanlığa gönderilmiştir.İşyerinde kadınlara eşit fırsat prensibinin gözlemlenmesinde ve AB standartlarına uyumu konusunda, mevcut sosyal güvenlik sistemindeki ebeveyn izni hükümlerini düzenleyecek ve eşitlikçi hale getirecek bir yasa tasarısı hazırlanmıştır. Tasarı, doğum sonrası 6 ay ücretsiz çocuk bakımı izninin ebeveyn izni olarak anne ve baba arasında paylaşılabilmesini öngörür. Aynı hak, evlat edinen ebeveynlere de verilmiştir. Yasa tasarısı, görüşülmek üzere Başbakanlığa gönderilmiştir. Kanuna ebeveyn izninin eklenmesi geleneksel ebeveynlik kavramını ve çocuk yetiştirmenin kadının doğal işlevi olduğu fikrini güçlü bir şekilde sorgulamaktadır. Kanun yürürlüğe girdiğinde hem kadın hem de erkeklerin ilgi ve ihtiyaçları düşünülerek, eşlere iş ve özel hayatları için alternatif yollar sağlayacaktır. Kanun ayrıca, üreme fonksiyonları sebebiyle bazı işverenler tarafından güvenilmez çalışanlar olarak algılanan terfi haklarından yararlandırılmayan ve çoğunlukla istihdam dışı bırakılan kadınlar açısından çalışma yaşamındaki ayrımcı uygulamaları azaltmak yönünde pozitif bir etkiye sahip olacaktır. Buna ek olarak üreme sorumluluklarının ebeveynler tarafından paylaşıldığı bir ev ortamında yetişen çocuklar daha eşitlikçi, toplumsal cinsiyet rolleri içinde sosyalleşeceklerdir.
Kadına Karşı Ayrımcılığın Önlenmesindeki Yükümlülükler
MADDE 2
: Taraf Devletler, kadınlara karşı her türlü ayrımı kınar tüm uygun yollardan yararlanarak ve gecikmeksizin kadınlara karşı ayırımı ortadan kaldırıcı bir politika izlemeyi kabul eder ve bu amaçla aşağıdaki hususları taahhüt ederler:a)
Kadın ve erkek eşitliği ilkesini kendi ulusal anayasalarına ve diğer ilgili yasalara, henüz girmemişse dahil etmeyi ve yasalar ile ve diğer uygun yollarla bu ilkenin uygulanmasını sağlamak,(Lütfen Birleştirilmiş 2. ve 3. rapora ve bu raporda madde 15ve 16’ya bakınız).
b)
Kadınlara karşı her türlü ayrımı yasaklayan ve gerekli yerlerde müeyyideler de ihtiva eden yasal ve diğer uygun önlemleri kabul etmek,Kadının ilerlemesi konusu, başlangıçtan bu yana Türkiye Cumhuriyeti’nin modernleşme projesinin bir parçası olmuştur. Bu bağlamda yapılan birçok reforma rağmen, 5. Beş Yıllık Kalkınma Planı(l985-l990)’na kadar, kalkınma planlamasında kadının statüsüne yer verilmemiştir. Kalkınma stratejilerini içeren Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı(2001-2005)’nda kadının ilerlemesine yönelik bazı tedbirler belirtilmiştir. Bu bağlamda, Madde 10/e kadınlar için, özellikle eğitim alanında, eşit olanak sağlayıcı tedbirleri oluşturur. Plan, ayrıca, "Hukuki ve Kurumsal düzenlemeler" bölümünde; meydana gelen sosyo-ekonomik koşullar bağlamında, Türk Medeni Kanununda yapılacak değişikleri belirtmiştir. Daha önce belirtildiği üzere, kanun değiştirilmiş ve 1.Ocak .2002 tarihinde yürürlüğe girmiştir
(Bkz. bu raporun 15 ve 16. maddeleri).Kadının ilerlemesi, sonraki hükümet programlarının önemli bir bölümü haline gelmiştir. Örneğin, 1999 yılında yapılan genel seçimlerden sonra kurulan 57. Hükümet Programında, "Kadınlarımızın ekonomik ve sosyal yaşantımızın her aşamasında üretime katılmaları özendirilecek, onların sosyal ve ekonomik statüsünün geliştirilmesine yönelik çabalar hızlandırılacaktır." ifadesine yer verilmiştir. Benzer şekilde, şuan ki Hükümet Programı(3 Kasım 2002 seçimleriyle kurulan 58. Hükümet), hayatın her alanında toplumsal cinsiyet eşitliğinin önemini tekrarlayarak, CEDAW ilkelerinin uygulanmasını hükümet programında öncelikli bir gündem maddesi olduğunu belirtir.
c)
Kadın haklarının erkeklerle eşit olarak yasal olarak korunmasını ve yetkili ulusal mahkemeler ve diğer kamu kuruluşları aracılığı ile kadınların her türlü ayrıma karşı etkin korunmalarını sağlamayı,Kadının ayrımcılık karşısında korunması için ulusal mekanizma olarak Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğünün kuruluş ve teşkilatlanması, Birleştirilmiş 2. ve 3. Ulusal Raporda yer almaktadır. Son rapordan bu yana, Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğünün yeniden yapılanmasına ilişkin Yasa Tasarısı Türkiye Büyük Millet Meclisi komisyonlarında görüşülerek kabul edilmiş, fakat buna yönelik başka bir adım atılmamıştır. Yasa tasarısı, toplumsal cinsiyetin tüm hükümet plan ve programlarına yerleştirilmesi için bir mekanizma olarak hizmet etmek üzere Kadın Statüsü Danışma Kurulu kurulmasını öngörür. Böyle bir Kurul kurulduğunda, ilerde oluşturulacak koruyucu kurumların kurulmasında rol oynayacaktır.
KSSGM, Başbakanlığa sunduğu bir yasa tasarı ile, Parlamentonun iç işleyişine ilişkin kararnamede değişiklikle bir “Kadın-Erkek Eşitliği Komisyonu” kurulmasına olanak tanınmasını amaçlamıştır. Şuanda Parlamentoda 16 özel komisyon bulunmaktadır. Önerilen yasanın kabul edilmesi durumunda, Parlamento içinde tüm yasama faaliyetlerini toplumsal cinsiyet bakış açısı ile gözden geçirmekle yükümlü bir kurumsal mekanizma etkili olacaktır.
Buna ilişkin bir başka gelişme, kamu yönetimi sisteminde, karar ve uygulamalarından zarar gördüklerine iddia eden kişilerin şikayetlerini incelemek üzere bir ombudsman sisteminin kurulmasına ilişkin olarak Adalet Bakanlığı’nda yürütülen çalışmadır. KSSGM, bu sürece katkıda bulunmuştur.
d)
Kadınlara karşı herhangi bir ayrımcı hareket yapılmasından veya uygulanmasından kaçınmayı ve kamu yetkileri ile kuruluşlarının bu yükümlülüğe uyumlu olarak hareket etmelerini sağlamak,(bkz. Birleştirilmiş 2. ve 3. Rapor)
e)
Herhangi bir kişi kuruluş veya teşebbüsün kadınlara karşı ayrım yapmasını önlemek için tüm uygun önlemleri almak,Bu bağlamda alınan tedbirler bu raporun belirli maddelerinde tartışılmıştır.
f)
Kadınlara karşı ayrımcılık teşkil eden mevcut yasa, yönetmelik, adet ve uygulamaları, değiştirmek veya feshetmek için yasal düzenlemeler de dahil gerekli tüm uygun önlemleri almak,KSSGM 2002 yılı boyunca yeni Medeni Kanunu tanıtmak amacıyla, valilikler, barolar ve kadın sivil toplum örgütleri ile işbirliği içinde ülke genelinde çeşitli toplantılar düzenlemiştir.
Türk Medeni Kanununda yapılan reform, kanundan ayrımcı hükümleri kaldırmada ve toplumsal cinsiyet eşitliği ve aile ilişkilerinde eşitlikçi bir anlayış getirmede önemli bir ilerleme kaydetmektedir. Daha önce belirtilen değişikliklerin bazılarından söz edilmesine rağmen, ana değişiklikler, bu raporun 15. ve 16. maddeleri altında özetlenmektedir. Yeni kanun sadece kadın haklarını ve yasal durumu geliştirmeyecek, aynı zamanda kadına karşı ayrımcılığı oluşturan gelenekler ve uygulamalar ve algılamaları değiştirilmesi üzerinde uzun süreli bir etkiye sahip olacaktır. Reform süreci, kanun ve politika yapıcılar arasında ve halk genelinde diğer ilgili konular üzerinde tartışmaları canlandırarak toplumsal cinsiyet eşitliği gündemini genişletmede rol oynamıştır. Örneğin, aile mahkemelerinin kurulması konusunda bir yasa tasarısı hazırlanmış ve kısa zamanda kabul edilmesi beklenerek Parlamentoya sunulmuştur. Aile mahkemeleri, yürürlüğe girince, aile kanununa ve aile içi şiddete ilişkin 1998 kanununa ilişkin davalara bakacaktır. Şüphesiz, böyle uzman mahkemelerin ve uygun kadroların varlığı, yasal sistemin ayrımcılık karşıtı normlara ilişkin daha etkili bir şekilde cevap verme kapasitesini güçlendirecek ve böylece yasal işlemlerde kadınların karşılaştığı engelleri azaltacaktır.
Anayasa, Türk Ceza Kanunu, Vatandaşlık Kanunu, Kamu Görevlileri Yasası, İş Kanunu ve Sosyal Güvenlik Yasası’nda kalan ayrımcı hükümlerin değiştirilmesi için yeni reformlara ihtiyaç vardır. Yukarıda belirtildiği üzere bu alanlardan bazıları üzerinde çalışmalar sürmektedir. Türk Ceza Kanunundaki amaçlanan değişiklikler madde 2/g'de belirtilmiştir. Ayrımcı hükümleri değiştirmede diğer önemli girişimler şöyledir:
Aile İçi Şiddete İlişkin Kanun
Daha önce bahsedilen, 17 Ocak 1998’de çıkarılan Ailenin Korunması Kanunu, aile içinde yaygın olarak işlenen kadına karşı şiddet konularıyla uğraşmada olumlu bir adımdır. CEDAW Komitesinin Türkiye'nin bir önceki raporuna getirdiği tavsiyeler yasal düzenlemeleri harekete geçirmede rol oynamıştır. Bu yasanın kabul edilmesinden önce, aile içi şiddete ilişkin davalar Ceza Kanunu genel hükümleri altında düşünülmekteydi. Bu tip suçların sonuçlandırılması ve cezalandırılmasında ortaya çıkan güçlükler, aile yaşamının özel alanının, mevcut yasamanın düzenleyici mekanizmalarının oldukça dışında kalmasından kaynaklanmaktadır. Aile içi şiddete ilişkin yeni yasa daha önce özel olarak algılanan konuları kamu ilgisine açmıştır ki bu sayede suçlu çeşitli cezai tedbirlere tabi tutulur. Suçluyu evden uzaklaştırma, suçlunun sahip olduğu silahlara el koyma, geçici nafakası ödemesi, aile üyelerini iletişim araçları vasıtasıyla rahatsız etmemesi, aile üyelerinin eşyalarına zarar vermemesi gibi. Bu tedbirlere uyulmaması halinde üç aydan altı aya kadar hapis cezası öngörülmüştür. Şiddet mağdurlarının polise bizzat şikayette bulunabilecekleri gibi, bu şiddete tanık olan ve bu şiddetten haberi olan kişilerin başvuruları üzerine de Kanun uygulanabilmektedir. 1 Ocak 1999 ve 31 Aralık 2001 tarihleri arasında, 7613 aile içi şiddet vakası mahkemelere ulaşmış ve 7449’u sonuçlandırılmıştır.
KSSGM, kanunun hükümlerini ülke genelinde tanıtılması için bir broşür hazırlamıştır. Genel Müdürlük yasanın uygulanmasını da gözlemlemektedir. Bu bağlamda, değişiklik önergeleri Başbakanlık görüşüne sunulmuştur. Ayrıca, 15 Kasım 2002’de, Adalet Bakanlığı kanunun uygulanması ve yorumlanmasına rehberlik edecek bir genelge yayımlamıştır.
Kadın Namusu
Geçen on yılda Türkiye’de en çok tartışmaya yol açan konulardan biri, kadın cinselliğinin, kadının insan haklarının ve Anayasanın 17. Maddesinin bağışlanamaz bir ihlali olarak sayılan bekaret testidir. 17. Maddesi, “tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz” ifadesini içermektedir. Geçmişte, kanundaki çeşitli hükümler zorla bekaret testi yaptırmayı haklı çıkaracak şekilde kullanılmıştır. 31 Ocak 1995’te yürürlüğe giren Milli Eğitim Bakanlığı Lise Eğitim Kurumları Ödüller ve Disiplin tüzüğü buna örnek gösterilebilir. Tüzük, “iffetsizlik ispatı”nın resmi eğitim sisteminden atılmak için geçerli bir neden oluşturduğunu ifade eder. Bekaret testi, sık sık, gerekli delil üretilmesi için bir metot olarak kullanıldı. Kadın gruplarının baskısı ve kamu tartışmaları sonucunda, KSSGM’nin tavsiyesi üzerine, Milli Eğitim Bakanlığı 26 Şubat 2002’de, revize edilen tüzükten “iffetsizlik”ten söz edilen kısmı çıkarmış ve böylece toplumsal cinsite dayalı büyük bir ayrımcılık ortadan kaldırılmıştır.
Bundan önce, 13 Ocak 1999’da, Adalet Bakanlığı, kamu baskısı ve protestolara cevap olarak, kadınlara rızaları olmadan disiplin cezası nedenleriyle bedensel muayene yapılmasını veya onlara acı çektirecek veya incitecek bir tavrı yasaklayan bir yönetmelik yayımlamıştır. Yönetmelik bekaret testini, tecavüz, çocuklarla cinsel münasebet ve fuhuşu teşvik etme veya aracı olma durumlarında yasal olarak gerekli vajinal ve anal muayeneden ayırarak ortadan kaldırmıştır. Böyle durumlarda, gerekli görüldüğünde, hakim kadının rızası olmadan vajinal veya anal muayene emri verebilir. Fakat, yargıç kararına kamu savcısından gelecek yazılı bir onayın eşlik etmesi gerekmektedir.
Doğuma İlişkin Yasalar
Doğum izni ve buna ilişkin konular Devlet Memurları Kanunu ve İş Kanunu tarafından düzenlenmektedir. Devlet Memurları Kanunu doğumdan önce 3 hafta, doğumdan sonra 6 hafta ücretli ve 1 yıl ücretsiz izin vermektedir. Diğer yandan, İş Kanunu doğumdan önce 6 hafta, doğumdan sonra 6 hafta ücretli, 6 ay ücretsiz izin vermektedir. KSSGM tarafından hazırlanan bir yasa tasarısı, iki düzenleyici mekanizma altında hakların uyumluluğunu sağlamayı amaçlayan Başbakanlığa sunulmuştur. Bunun yanında, yasa tasarısı, ücretli doğum izinlerinin ebeveyn iznine dönüştürülmesini, evlat edinenlerin de bu izinlerden yararlandırılmaları, çocukların bakımı ve yetiştirilmesinde babaların da aktif olarak rol almalarını tavsiye etmektedir.
İş Güvenliği
İş Kanunu ve diğer ilgili yasalarda iş güvenliğinden söz eden maddeler değiştirilmiş ve 15 Mart 2003’te yürürlüğe girmesi beklenmektedir. Değişikliklere göre, sendika üyeliği veya sendikal faaliyetlere katılma, sözleşmeden doğan haklarını takip için işveren aleyhine dava açma nedeniyle iş akdi fesh edilemeyecektir. Kanun, çalışanları, ırk, renk, cinsiyet, medeni hal, aile yükümlülükleri, hamilelik, din, siyasi görüş, etnik veya sosyal kökene dayalı her türlü ayrımcılıktan da korumaktadır. Kontratın bitmesini içeren durumlarda, işveren, fesih bildirimini yazılı olarak yapmak ve fesih sebebini açık ve kesin bir şekilde belirtmek zorunda olduğu gibi,
anlaşmazlık halinde ispat yükümlülüğü de işverene ait olacaktır.g)
Kadınlara karşı ayrımcılık teşkil eden bütün ulusal cezai hükümleri kaldırmayı.Adalet Bakanlığı 9 Ekim 2002’de Başbakanlığa bir yasa tasarısı göndermiştir. Amaçlanan değişiklikler arasında:
İşkence eylemleri herhangi birinin işleyebileceği bağımsız bir suç olarak tanımlanmıştır. Bu tür suçların onsekiz yaşını bitirmemiş çocuklara ve bir çifte karşı işlenmiş olması hali suçu ağırlaştırıcı faktör olarak sayılması ve ağır cezaya taban oluşturması;
Evlenme vaadiyle bekaret bozmayı cezalandıran 423. Maddenin kaldırılması;
Herhangi bir nedensel şüphe olmaksızın, adam öldürme veya saldırı, zina, karı-koca, kız kardeş, erkek kardeş veya başka bir akrabanın gayrimeşru cinsel ilişkide bulunmasını içeren durumlarda cezanın indirilmesine ilişkin 462. Maddenin kaldırılması;
"Psikolojik baskı"nın, zorla tecavüz veya tecavüze teşebbüs hareketi olarak sayılması;
"Cinsel bütünlüğe karşı işlenen suçlar"ın, kamuya karşı işlenen suçlar olmaktan çok, kişiye karşı işlenen suçlar olarak tanımlanması;
Evlilik içi tecavüze ilişkin bir hükmün getirilmesi;
Tecavüz cezası, kurbanın yaşına göre değişirken, en ağır ceza 12 yaşından küçük çocuklara karşı işlenen cinsel suçlarda öngörülmektedir;
Cinsel amaçlı kaçırılmaya maruz kalan kadınların medeni statüsüne dayalı ayrımın kaldırılması;
Cinsel suçlarda, ceza, mağdur ile cinsel suçu işleyen kişinin evlenmesi halinde cezanın ertelenir; fakat tasarı bu durumu değiştirir ve hakimin öncelikle mağduru ve sanığı dinlemesi, iki tarafın birden hür iradeleriyle evlenmek istediklerine ikna olması hükmünü getirir. Fail birden fazla olursa ve içlerinden biri mağdurla evlenirse, diğer faillerin de cezalarının erteleneceği hükmü değişmemiştir;
Tecavüz suçlarında, "cinsel uzuv" dışında herhangi başka birşeyin kullanılması da tecavüz olarak düşünülmüştür;
3.Ağustos 2002 tarihinde Parlamento tarafından kabul edilen Avrupa Birliğine Uyum Yasaları Paketine bir bölüm oluşturan Türk Ceza Kanununun, İş ve Çalışma Hürriyeti Aleyhine Cürümlere ilişkin maddesinde değişiklik yapılmıştır. Bu değişiklikle, örgütlü insan ticareti için ayrıntılı düzenleyici hükümler ve ceza artırımı getirilmiştir.
Yukarıda özetlenen değişiklik önerileri, kadınlara ve genç kızlara yapılan cinsel saldırı suçlarının, kamu ve aile düzenine karşı işlenmiş ağır suçlar olarak değerlendirildiği mevcut yasada bulunan patriarkal cinsellik anlayışından önemli bir kopuşu temsil eder. Yasa tasarısı, cinsel suç kavramlarını kişiye karşı işlenmiş suçlar olarak kabul ederek, sadece adaleti güçlendirmeyecek aynı zamanda Türk toplumunda hala kadın cinselliğine bağlanan ve toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılığın altında yatan temel faktör olan namus kavramını sorgulamaya yardımcı olacaktır.
Önceki Türkiye raporunda bahsedildiği üzere, erkek zinasını düzenleyen Ceza Kanunu Madde 441, 1996’da Anayasa Mahkemesi tarafından anayasal eşitlik ilkesini ihlal ettiği gerekçesiyle iptal edilmiştir. Bir yıllık yasal süre içerisinde yeni bir kanun hazırlanmaması nedeniyle, erkek zinası yasa altında suç olmaktan çıkmıştır. Diğer yandan, Madde 440’la düzenlenen kadın zinası da etkili kalmıştır. Ceza Yasasında kadının zinası ayrı bir madde de düzenlenmiş olduğundan kadın ile ilgili hüküm eşitlik ilkesine aykırılık nedeniyle 23.06.1998 tarihinde Anayasa Mahkemesince iptal edilmiştir. Sonuç olarak, zina kadın ve erkek için suç olmaktan çıkmış ve sadece Medeni Kanunda boşanma nedeni oluşturabilmektedir.(Madde 161) Kişilik hakkının saldırıya uğradığı gerekçesiyle boşanma davası açmak, zarar gören tarafa genel zararlarının karşılanmasını isteme yetkisi verir.(Medeni Kanun Madde 174)
Kadının İlerlemesi ve Gelişmesi
MADDE 3: Taraf devletler özellikle politik, sosyal, ekonomik ve kültürel sahalarda olmak üzere b
ütün alanlarda, erkeklerle eşit olarak insan hakları ve temel özgürlüklerden yararlanmalarını ve bu hakları kullanmalarını garanti etmek amacıyla, kadının tam gelişmesini ve ilerlemesini sağlamak için yasal düzenleme dahil bütün uygun önlemleri alacaklardır.Kuruluşundan bu yana, kadının kalkınması ve ilerlemesi Türkiye Cumhuriyeti’nin modernleşme çabalarının bir parçası olmuştur. Bu süreçte, daha önceki raporlarda belirtildiği gibi, Türk kadınlarına birçok sivil hak, dünya standartlarına göre çok daha erken verildi. Daha önce belirtildiği üzere, 5. Beş Yıllık Kalkınma Planından (1985-1990) bu yana, kadın konuları kalkınma politikası ve planlaması için bağımsız bir ilgi alanı olarak tanınmıştır. Bu raporun 14. Maddesinde tartışıldığı üzere, kadınlar kalkınma projelerinde, mevcut bölgesel ve sektörel boşluklara köprü oluşturmak için öncelikli hedef gruplar olarak tanımlanırlar.
Uluslararası standartların gözlemlenmesinde, Türkiye hem CEDAW’a ve İhtiyari Protokol’e taraf olmuş hem de Çocuk Hakları Sözleşmesi ile ILO, OECD, Avrupa Konseyi, AGİK gibi kuruluşlara ilişkin diğer ilgili uluslararası antlaşmalara taraf olmuştur. Türkiye ayrıca tüm bölgesel ve global eşitlik ve insan hakları alanındaki adımları desteklemekte ve ilgili uluslararası platformlara katılmaktadır.
Kasım 1997’de, Türkiye Avrupa Konseyi, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği 4. Bakanlıklar Konferansı’nı İstanbul’da ağırlamıştır. Konferansın teması “Demokrasi ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği”idi. Tartışmalar iki alt-konu üzerinden sürdürüldü: “Demokrasinin Ana Kriteri Olarak Toplumsal Cinsiyet” ve “Demokratik Toplumda Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Kazanılması: Erkeklerin Rolü”. Konferans, toplumsal cinsiyet politikalarına rehberlik etmesine yardımcı olmak üzere için hazırlanan “İstanbul Deklarasyonu”nun kabul edilmesiyle sona ermiştir.
Türkiye, kadının insan haklarını korumak ve geliştirmek amacıyla, BM Genel Kurulu Ekonomik ve Sosyal Konseyi Kadın Statüsü Komisyonunun tüm çabaları ve adımlarına aktif olarak destek vermekte ve katılmaktadır. Bu bağlamda, KSSGM, Pekin+5 süreci için yapılan hazırlıklarda sivil toplum örgütleri ile yakın bir şekilde çalışmıştır. Hükümet ve sivil toplum örgütleri temsilcilerinden oluşan resmi bir delegasyon, hem ECE’deki Pekin+5 bölgesel hazırlık toplantısına hem de BM Genel Kurulu “Kadın 2000: 21.Yüzyıl İçin Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, Kalkınma ve Barış” özel oturumuna aktif olarak katılmıştır. Türk delegasyonu Pekin+5 sonuç belgesi görüşmelerine, özellikle üreme sağlığı, namus suçları ve zorla ve erken evlilik gibi konulara ilişkin, önemli katkılarda bulunmuştur.
Birleşmiş Milletler Kadının İlerlemesi Bölümü (DAW) ile Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğünün işbirliğinde 6-9 Kasım 2001 tarihinde Ankara'da “Çevre Yönetimi ve Doğal Afetlerin Etkilerinin Hafifletilmesinde Toplumsal Cinsiyet Bakış Açısı” konulu bir uzmanlar toplantısı düzenlenmiştir. Toplantı doğal afetler konusunu işleyen Kadın Statüsü Komisyonu 46. oturumu ile birlikte yapılmıştır.
Ulusal düzeyde, kadının kalkınması ve gelişmesine en önemli katkılardan biri cinsiyete dayalı veri oluşturulması ve yaygınlaştırılması alanında olmuştur. Devlet İstatistik Enstitüsü Türkiye’de insan kaynakları konusunda istatistiksel verilerden sorumlu ana kurumdur. Enstitü’nün Toplumsal Yapı ve Kadın İstatistikleri Bölümü tarafından derlenen toplumsal cinsiyet istatistikleri ve göstergeleri konusundaki veri tabanı, politika oluşturma , kalkınma programlarını izleme ve değerlendirmeye yönelik güvenilir ve güncel veri sağlamaktadır.
DİE ve Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü, UNDP tarafından desteklenen bir projesi çerçevesinde, özellikle nüfus, demografi, hanehalkı yapısı, eğitim, işgücü konularına odaklı bir toplumsal cinsiyet istatistikleri ve göstergeleri veri tabanı geliştirilmesine yönelik çalışmaları 1998 yılında tamamlamıştır. Veri tabanına, Devlet İstatistik Enstitüsü web sitesi yoluyla girilebilir.(
www.die.gov.tr) T.C. Hükümeti–UNICEF 2001-2005 İşbirliği Programı’nda belirtilen tavsiyeye bağlı olarak, hem Çocuk Hakları Sözleşmesi hem de Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW)’ne uyumunun etkili bir şekilde izlenmesine olanak tanıyacak Kadın İstatistikleri ve Göstergeleri Veri tabanı ile Çocuk Bilgi Ağı’nın birleştirilmesi çalışmaları sürmektedir.Bu gelişmelere paralel olarak, DİE veri toplama yaklaşımlarını toplumsal cinsiyet bakış açısıyla yeniden gözden geçirmekte ve katılımcı araştırma ve proje uygulama metodolojilerini geliştirmektedir.
Kadın-Erkek Eşitliğinin Hızlandırılması
MADDE 4.1.
Kadın ve erkek eşitliğini fiilen sağlamak için taraf devletlerce alınacak geçici ve özel önlemler, iş bu sözleşme de belirtilen cinsten bir ayrım olarak düşünülmeyecek ve hiçbir şekilde eşitsizlik veya farklı standartların korunması sonucunu doğurmayacaktır. Fırsat ve uygulama eşitliği hedeflerine ulaşıldığı zaman bu önlemlere son verilecektir.4.2.
Anneliğin korunması amacıyla İş bu sözleşmede belirtilenler dahil, Taraf Devletlerce alınacak özel önlemler, ayırımcı olarak nitelendirilmeyecektir.(bkz. Birleştirilmiş 2. ve 3. Ulusal Rapor)
Türkiye’nin bir önceki raporunda belirtildiği üzere Türkiye Halk Bankası ve Türkiye Vakıflar Bankası tarafından kadınların ekonomik kalkınmaya katılımını sağlamak ve girişimciliğe teşvik etmek amacıyla başlatılan “Kadına Özel Kredi Programları” başlatılmıştır. Bu programlar devam etmektedir.
Kadının siyasi katılımını artırmak için siyasi partiler tarafından kabul edilen özel tedbirler için (bu raporun 7. maddesine bakınız).
1475 sayılı İş Kanunu’nu değiştiren ve halen tasarı halinde bulunan 4857 sayılı Yeni İş Kanunu’nda kadını koruyucu mevcut hükümler aynen yer alırken, bazı yeni hükümler de eklenmiştir. Yeni İş Kanunu, “hamilelik ve doğum nedenleriyle işçinin iş akdinin feshedilemeyeceğini (madde 18)”, “cinsiyet ve gebelik nedeniyle doğrudan veya dolaylı farklı işlem yapılamayacağını (madde:5)”, “çocuk emziren kadın işçilerin yasal süt izni olarak belirtilecek sürelerin iş süresinden sayılacağını ve çalışma süresi içerinde bebeklerine bakabileceklerini (madde:66)” belirtir.
Yeni İş Kanunu’na, “yer ve su altında her yaştaki kadınların çalıştırılmalarının yasak olduğu (madde:72)” ve “doktor raporu ile gerekli görüldüğü takdirde, hamile kadın işçinin sağlığına uygun daha hafif işlerde çalıştırılacağı, bu halde işçinin ücretinde indirim yapılamayacağı (madde:74)” hükümleri eklenmiştir.
“Kadın işçilerin gece postalarında” (madde:73), ve “ağır ve tehlikeli” işlerde (madde:85) çalıştırılmalarına ilişkin usul ve esasların Sağlık Bakanlığı ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının birlikte hazırlayacakları yönetmelikle düzenleneceği hükümleri önceki yasada olduğu gibi aynen yer almıştır.
Yeni İş Kanunu’na göre; “işyerinde cinsel taciz”e uğrayan işçinin iş akdini feshedebileceği ve kıdem tazminatını alabilecektir. Ceza Kanunu cinsel taciz olayının mahkemeye intikal etmesine yasal olanak sağlamaktadır.
Cinsiyet Rolleri ve Kalıplaşmış Değer Yargılar
MADDE 5.
Taraf devletler tüm uygun önlemleri alacaklardır:a)
Her iki cinsten birinin aşağılığı veya üstünlüğü fikrine veya kadın ile erkeğin kalıplaşmış rollerine dayalı önyargıların, geleneksel ve diğer bütün uygulamaların ortadan kaldırılmasını sağlamak amacıyla kadın ve erkeklerin sosyal ve kültürel davranış kalıplarını değiştirmek,Türkiye’de, toplumsal cinsiyet perspektifinin ana plan ve programlara yerleştirilmesi ve olumsuz toplumsal cinsiyet kalıp değerlerine dair uygulamalar ve yargıların ortadan kaldırılması çalışmaları sürmekte olan bir çaba olup, süreç hala ilk aşamasındadır. Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü (KSSGM), program ve faaliyetlerini, diğer hükümet organları, sivil toplum örgütleri ve üniversiteler bünyesinde açılan toplumsal cinsiyet ve kadın çalışmaları programları ve araştırma merkezleri ve diğer ilgili örgütler ile işbirliği ve koordinasyon içerisinde biçimlendirmeyi ve yürütmeyi amaçlamaktadır.
KSSGM kamu sektöründe toplumsal cinsiyete duyarlı politikaları ve programları ilerletmek ve teşvik etmek amacıyla tüm ilgili bakanlıklarla bir iletişim ağı kurmuştur. Söz konusu iletişim çabalarının sonuçlarına verilebilecek en iyi örnek, merkeziyetçi yapıdan uzaklaşmak amacıyla valilikler bünyesinde oluşturulmuş olan kadının statüsü birimleridir. 1998’den bu yana, sadece 14 birim kurulmasına ve insan gücü ve bütçe açısından yetersiz olmalarına rağmen, bu birimler ulusal mekanizmanın toplumsal cinsiyet eşitliği program ve projelerini ülke geneline yaygınlaştırma yönünde bilgilendirme ve hizmet merkezleri olarak çalışmakta, ve böylece daha geleneksel yerlerde kadınlar hakkındaki olumsuz davranış kalıplarını ortadan kaldırmada toplumsal cinsiyet duyarlılığının oluşmasına katkıda bulunmaktadır.
Toplumsal Cinsiyet Araştırması ve Eğitiminde Akademik Kuruluşlar
Akademik kurumlar, özellikle toplumsal cinsiyet ve kadın çalışmaları programları ve merkezleri yoluyla, kadınların insan hakları ve eşitliğine ilişkin kamu görüşünü şekillendirmede önemli rol oynamaktadır. Üniversitelerde temel olarak 2 tür yapılanmaya sahiptirler: (i) kadın çalışmaları konusunda araştırma üstlenen ve mastır derecesi veren disiplinlerarası yüksek lisans programları. Şuanda ülkemizdeki çeşitli üniversitelerde 4 yüksek lisans programı bulunmaktadır; (ii) derece programlarının yanında eğitim programları da sunan kadın sorunları araştırma ve uygulama merkezleri. 1990’ların ortalarından bu yana, bu merkezlerin sayısı 14’e ulaşmıştır. Yüksek Öğretim Kurumu üniversitelerde bu merkezlerin oluşumunu aktif bir şekilde ilerletmektedir. KSSGM bu program ve merkezlerin bazılarının kuruluşuna finansal destek sağlamıştır.
Bu akademik yapılanmalar genç profesyonellere toplumsal cinsiyet duyarlı eğitim sağlamakta, kadın statüsü ve toplumsal cinsiyet ilişkileri konularında bilgi oluşturmakta, toplumsal cinsiyet bakış açısının akademide ana plan ve politikalara yerleştirmekte, politika oluşturmaya katkıda bulunmakta, güvenlik güçleri, yasal personel, sivil toplum örgütlerinin üyeleri gibi kadın konularına dahil kamu ve özel aktörlere yönelik eğitim atölye çalışmaları ve seminerler örgütlemekte ve savunuculuk yoluyla toplumda kadın hakları ve eşitliği konuları hakkında bilinç yükseltmektedir. Bu kuruluşlardaki fakültelerin bazıları uluslararası toplumsal cinsiyet platformunda aktif olarak bulunmakta, böylece global toplumsal cinsiyet gündemine katkıda bulunmakta ve ayrıca uluslar arası toplumsal cinsiyet eşitliği normlarının yerelle uyumuna da yardım etmektedir. Kişisel araştırmaları, yayınları ve uluslar arası konferanslarda katılımlarıyla, feminist akademisyenler teori, metot ve Türkiye’de kadının durumunun özellikleri anlamında literatüre katkıda bulunmaktadırlar.
Kadın araştırma ve eğitim programları ve merkezleri ekonomik darboğazlarla karşılaşmaktalar. Projeler ve diğer faaliyetleri üstlenmek amacıyla, esas olarak, tek ve çok yanlı bağış fonlarına güvenmektedirler. Büyük ölçüde dış kaynaklardan desteklenen KSSGM, bu akademik kuruluşların araştırma ve eğitim faaliyetleri üzerindeki finansal desteğini genişletmiştir. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı(UNDP)’nin teknik desteği, yıllar boyunca, KSSGM’nin bu adımları desteklemesinde ana kaynak oluşturmuştur.
Medyada Cinsiyetçilik
Medya kadınlara karşı ayrımcı olan cinsiyet rolü kalıplarını üretmekte ve devam ettirmektedir. Kadın bedenini objeleştirmenin yanında, medya, kadınların çoğunlukla cinsiyetsizleştirilmiş anneler ve ev sorumluları, erkeklerin profesyonel ve güç ile otoritenin temsilcileri olarak yer aldığı, geleneksel cinsiyet rolleri içinde sunmaktadır.
Fakat, 1990’lardan sonra kadın hareketinin olgunlaşması ve kadın ulusal mekanizması kadar kadın çalışmaları programlarının etkisiyle de, medyada cinsiyetçilik, hem kadının temsili hem de çeşitli medya örgütlenmelerine olan kadın katılımı anlamında, daha görünür olmuş, tartışma ve araştırmaların başlığı haline gelmiştir. Akademik yayınların artması ve yazılı ve görsel basında haber, reklam vb.nin üretiminde cinsiyetçi uygulamaları analiz eden öğrenci tezleri sistematik olarak artmış ve konuyu daha da görünür kılmıştır. Medyadaki cinsiyetçilik probleminin artan görünürlüğü ayrıca Kadın, Kültür ve İletişim Vakfı tarafından 1995 yılından bu yana yayımlanan Kadınlara Mahsus Gazete, Pazartesi dergisinin rolüne atfedilmelidir. Diğer kısa ömürlü feminist yayınların aksine, Pazartesi dergisi 1995’ten bu yana iki aylık bir yayın olmayı korumuş ve ülke genelinde bir dağıtım ağı ile ilk ve tek feminist yayın olmuştur.
Kadınların medyanın çeşitli sektörlerinde büyük ölçüde temsil edilmemeleri sektörün cinsiyetçi ısrarına katkıda bulunmuştur. Ancak, son on yıl boyunca özel medya şirketlerinin sayısındaki artışla, özellikle TV ve sinema endüstrisinde çalışan kadınların sayısı da artmıştır. Fakat, yönetim mevkilerinde kadınların oranı hala önemsiz düzeydedir. Medyanın farklı sektörlerinde çalışanlar üzerinde cinsiyete dayalı veri yetersizdir. Bu yüzden, referans sadece bazı dağınık bilgi kaynaklarına yapılabilir. Örneğin, Haziran 2002’de, basın mensuplarına verilen sarı basın kartı sahibi 11.322’den sadece 1873’ünün kadın gazetecilerin olduğu görülmekte, özerk bir kurum olan Türkiye Radyo Televizyon Kurumu’nda (TRT) çalışan 8180 personelin 2030’unu ve yönetici düzeyindekilerin ise 214’ünden 116’sını kadınların oluşturduğu görülmektedir. Yönetici düzeyinde, kadınlar esas olarak orta düzey yönetici olarak çalışmakta ve üst düzey yönetim görevlerinin % 1’ini oluşturmaktadırlar. TRT televizyon kanallarında kadınlara yönelik programların oranı yıllık ortalama yüzde 6.9, radyo kanallarında ise kadınlara yönelik programların oranı % 15-17 arasında değişmektedir.
Kadına Yönelik Şiddet
Ülkemizde kadına yönelik şiddet hala geniş kitleleri doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen, acil önlemler alınarak, azaltılması ve ortadan kaldırılması gerekmektedir. Şiddetin sürmesi birçok faktöre atfedilebilir; şiddeti yasaklayan yasa ve yönetmeliklerin uygulanmasında ortaya çıkan güçlükler, var olan yönetmelik ve mekanizmalar hakkında bilgi ve bilinç yoksunluğu, sorunun altında yatan nedenlere yönelik etkili tedbirlerin olmayışı ve medyanın şiddet eylemlerinin sunumunda gösterdiği kışkırtıcı rolünün sürmekte oluşu, kadına yönelik şiddet varlığını sürdürmektedir.
Şiddete maruz kalan kadınlar için mevcut destek ve yardım mekanizmaları arasında, dikkate en değer olanları şunlardır:
1. Danışma Merkezleri ve Sığınma Evleri
Ülkemizde kadına yönelik şiddetin kamuoyunun gündemine sunulması kadın hareketinin çabalarıyla gerçekleşmiştir. Şiddet karşıtı kampanyalar ve kadınların insan hakları savunuculuğu yoluyla, kadın hareketi, kamuoyunda duyarlılık yaratma ve kadınları şiddetle ilgili yasalar ve mekanizmalar konusunda bilgilendirme konusunda önemli rol oynamıştır.
Kuruluş amaçlarının bir parçası kadına yönelik şiddeti ortadan kaldırmak olan sivil toplum örgütleri, şiddete uğrayan kadınlara fiziksel, ruhsal, sosyal, ekonomik ve hukuksal sorunlarına cevap verecek problem çözme stratejileri geliştirmekte ve şiddet konusunda araştırma yapmakta, veri toplamaktadır. Bu kapsamda, ayrıca danışmanlık hizmetleri ve zarar görmüş kadınlara sığınak sağlamaktadır. Daha önce sivil toplum örgütleri tarafından açılmış olan iki kadın sığınma evi maddi yetersizlik nedeniyle kapatılmış, sivil toplum örgütlerince açılmış bulunan kadın danışma merkezlerinin sayısı 1995 yılında 3 iken, 2002 yılında 8’e yükselmiştir. Öte yandan, hem KSSGM hem de 81 ilin İl Sosyal Hizmet Müdürlükleri tarafından rehberlik ve danışmanlık hizmetleri sunulmaktadır.
Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü ve Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü, kadınlara ve çocuklara yönelik şiddeti önlemek amacıyla hükümet tarafından sağlanan hizmet ve programlara ilişkin ulusal politika ve planlar geliştirmekle yükümlüdür.
Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu şiddete uğrayan ve/veya uğrama riski taşıyan kadınlara yönelik hizmetlerini ağırlıklı olarak kadın konukevleri ile vermektedir. Kadın konuk evlerinin sayısı sınırlı olmasına rağmen, bütçe imkanları çerçevesinde kadınlara ve çocuklara terapi hizmetleri sağlamaktadırlar. Mağdur kadınlara yönelik 9 kadın konukevinden 8’i SHÇEK bağlı olarak çalışmaktadır. 1995’ten 2002’ye kadar, toplam 3139 kadın ve 2609 çocuk bu sığınaklarda barındırılmış ve 541 kadına iş sağlanmıştır. İstanbul’da bir kadın konukevi bir belediyeye bağlı olarak çalışmaktadır.
Bunun yanı sıra, şiddete maruz kalan kadınlar ve genç kızlara, ayni ve nakdi yardım desteği de sağlayan çeşitli toplum merkezleri, aile danışma merkezleri, çocuk yuvaları, yetiştirme yurtları, rehabilitasyon merkezleri, huzurevleri, gündüz bakımevleri vasıtasıyla ulaşılmıştır. Mağdur kadınlara sığınak evler Türkiye’de oldukça yeni bir adımdır, özellikle de kamu sektörü için. Reşit olmayan ve evlenmemiş anneler için barınma sağlamak da dahil, sığınak evlerin kapasitesini artırma ve genişletme çalışmaları sürmektedir. Hatta, 21 ilde hizmet veren kadınlara yönelik bir direkt telefon hattı, şiddete uğrayan ya da uğrama riski taşıyan kadınlara psikolojik, hukuki ve ekonomik alanda danışmanlık hizmetleri sunmaktadır.
Fiziksel, duygusal ve ya cinsel tacizle karşılaşan kız çocuklarına yardım etmek için benzeri hizmetler henüz tam olarak kurumsallaşamamıştır. Buna ilişkin yeni çalışmaların yapılmasına ihtiyaç vardır.
2. Eğitim ve Öğretim
Güvenlik güçleri, sağlık personeli ve kadına karşı şiddetle ilgilenen diğer kamu görevlilerinin eğitimi ve kadınlarla kız çocuklarının yasal hakları konusunda aydınlatılması da kadına yönelik şiddeti önlemek konusunda başka bir öncelikli amaçtır. KSSGM, kendi programlarının yanında, bu alanda çalışan sivil toplum örgütleriyle de işbirliği yapmaktadır. Bu bağlamda, kadına yönelik şiddet ve mağdur kadınlara yönelik merkezler hakkında 3 kısa film ve 14 spot film hazırlanmıştır.
SHÇEK, sivil toplum örgütleri ile işbirliği içinde eğitim programları da üstlenmektedir. 1998’den bu yana, kadın ve genç kızların kendi hakları konusunda bilinçlerini yükseltmek, kendilerine olan bakış açılarını değiştirmek ve kendilerini koruma kapasitelerini artırmak amacını taşıyan kadınların insan hakları üzerine 3 aylık süreçlerde haftada yarım gün süren kurslar verilmektedir.
Yine 1995’den itibaren Anne Çocuk Eğitim Programı (AÇEP), 14 Mayıs 1998’de İşlevsel Yetişkin Okuma Yazma Programı (İYOP) ve Baba Destek Programları (BADEP) uygulanmaya başlanmıştır.
1999’dan beri, töre cinayetleri konusunu kamu tartışmasına açmak için sivil toplum örgütleri kadar hükümet tarafından da yoğun bir gayret sürmektedir. Bu bağlamda, kültür başlığı altında işlenen bu vahşi eylemi ve hukuk sisteminin böyle bir fenomeni ele almadaki yetersizliklerini tartışmak amacıyla çeşitli paneller düzenlenmiştir. 25 Kasım 2000 tarihinde, Kadına Yönelik Şiddete Hayır Günü nedeniyle, namus cinayetlerinin kültürel meşruiyet bularak devam ettiği Güneydoğu Anadolu’da bir panel düzenlenmiştir. Panel tartışmalarının tutanakları yayımlanarak, tüm kamu otoriteleri, üniversiteler ve istekte bulunan herkese dağıtılmıştır. Ayrıca, medyada namus cinayetlerine yönelik hassasiyetin son zamanlarda oldukça söz edilir hale gelmiş olması dikkate değerdir. Namus cinayetine ilişkin haberlere gazetelerin ön sayfalarında geniş biçimde yer verilmektedir.
Kadına yönelik şiddetle mücadele açısından kurumsal bir mekanizma olarak büyük öneme sahip olan kadın sığınma evleri konusunda kamu bilincinin artırılması ve kadın sığınma evleri ile şiddet kurbanı kadınlar için danışma merkezlerinin kurulmasına destek bulunması amacıyla, kadın sivil toplum örgütlerince 1998 yılından beri her yıl “Kadın Sığınakları Kurultayı” yapılmaktadır. Kurultaya devletin ilgili kurum ve kuruluşları da katılmaktadır.
Eğitim ve danışmanlık faaliyetleri 28 ildeki Barolar bünyesinde örgütlenen kadın hukuku komisyonları tarafından da sağlanmaktadır. Bu komisyonlar, Mayıs 1999 tarihinde daha etkili çalışabilmek amacıyla barolar birliği bünyesinde Türkiye Baroları Kadın Komisyonları Ağı’nı kurdular. Kadın hukuku komisyonlarının faaliyetleri arasında, danışmanlık ve eğitim amaçlı çalışmalar, yasal düzenlemelerde toplumsal cinsiyet konusunda ayrımcı hükümlerin tespit edilmesi ve doğru tedbirlerin alınması bulunmaktadır.
(b) Anneliğin sosyal bir işlev olarak anlaşılmasını ve çocukların yetiştirilmesi ve gelişiminde kadın ve erkeğin ortak sorumluluğunun tanınmasını öngören ve her durumda çocukların yararlarını her şeyden önce gözeten anlayışa dayanan bir aile eğitimini sağlar.
SHÇEK, korunmaya muhtaç çocuklara ve ailelere, ayni-nakdi yardım, gündüz bakım merkezleri, çocuk yuvaları, yetiştirme yurtları, koruyucu aile ve evlat edinme hizmeti ve sokak çocuklarına yönelik çocuk ve gençlik merkezleri, özürlü çocuklara ise bakım ve rehabilitasyon merkezleri ile hizmet vermektedir. Bu bağlamda, 84 gündüz bakım merkezi ve 104 Yetiştirme Yurdu, yaklaşık 18.000 çocuğa hizmet vermektedir. Ayrıca, 22 Çocuk ve Gençlik Merkezi ile sokakta yaşayan/çalışan çocuklara ve ailelerine yönelik danışma, eğitim ve rehabilitasyon hizmetleri verilmektedir. Söz konusu hizmet kapsamında, fuhuş yapan kız çocuklarına yönelik hizmet verecek özel bir merkezin kurulması çalışmaları devam etmektedir.
Başka bir kamu kurumu olan Aile Araştırma Kurumu tarafından 1998 yılında, ebeveynlere çocuk bakımı ve eğitimi, ebeveyn rol ve davranışları konusunda seminerler veren; erken evlilik, akraba evlilikleri, kız çocuklarına karşı geliştirilen olumsuz tutumlar, aile içi iletişim, madde bağımlılığı, gebelik, kısırlık, doğum öncesi bakım, bebek ve çocuk bakımı, ergenlik, yetişkinlik, yaşlılık, kişisel gelişim, cinsellik, eşler arası çatışma ve boşanmanın çocuk üzerindeki etkileri gibi birçok konuda bilinç yükseltme çalışmaları sürdüren Ana-Baba Okulu Projesi başlatılmıştır. Söz konusu seminerler 1 ay boyunca kamu televizyonlarından yayınlanarak geniş bir kitleye ulaşmıştır.
Kadın İstismarı
MADDE 6: Taraf Devlet
ler, kadın ticareti ve fahişeliğin istismarının her şekliyle önlenmesi için yasama dahil gerekli bütün önlemleri alır.Global yeniden yapılanma, tüm dünyada insanları yaşamlarının geleneksel kaynaklarından koparmıştır. Süreç içinde, birçok kadın geçim kaynağı olarak fahişeliğe itilmiştir. Uluslararası suç ağları, ulusal sınırlar içinden geçerek örgütlenen ve karlı bir iş olan fahişelikten yararlanmaktadır. Sonuç olarak, tüm dünyada, sayıları giderek artan kadın ve genç kızların cinsel sömürü amaçlarıyla ticareti bu ağlar tarafından yapılmaktadır. Son yirmi yılda, Türkiye insan ve kadın ticaretinde hem transit hem de hedef ülke konumundadır. Bu süreç, kamu düzeni, ticareti yapılan kadınların insan hakları ve cinsel yolla bulaşan hastalıkların yayılması açısından ciddi problemler teşkil etmektedir.
İlk olarak “bagaj ticareti” yani eşya satmak veya satın almak için turist olarak ülkeye giriş yapan kadınlar şeklinde başlayan süreç, hızlı bir şekilde fuhuşu da içeren örgütlü faaliyetler şekline dönmüştür. Yabancı kadınların Türk erkeklerle evlenerek kolaylıkla Türk vatandaşlığına girmesi, insan ticareti halkalarının Türkiye’de kolaylıkla oluşmasına izin veren anlaşmalı evlilikleri getirmiştir. Diğer yandan, bu durum sonuç olarak otoriteleri vatandaşlık kanununu değiştirmeye iten bir kamu meselesi haline gelmiştir. (
Bkz. Madde 9)Türkiye’de düzenleyici özel mekanizmaların ve insan ticareti ile mücadele için gereken standartların bulunmayışı, onu kolay bir hedef yapmaktadır. Dahası, etkili cezai düzenlemelerin ve tedbirlerin olmaması, yasal genelevlerin yetersizliği ve cinselliğe ilişkin toplumsal tabular, fuhuşun uluslararası formlarında artışa neden olan faktörlerdir.
Cinsel istismar ve uluslararası fahişelik amacıyla kadın ticareti yapılması, Ceza Kanunu’nun fuhuşa ilişkin maddeleri ve yabancı uyruklulara ilişkin kanun tarafından düzenlenmiştir. Fakat, her iki yasal çerçeve de konuyu kapsamlı bir şekilde ele alırken sınırlı kalmaktadır
Fuhuşa İlişkin Ceza Yasası
Fuhuş, veya seks işi, Türkiye’de sadece lisanslı olduğunda yasaldır. Ceza Yasası’nın seks işini ve genelevlerin kurulmasını düzenleyen tüm hükümleri seks işçilerini sadece kadınlar olarak tanımlar. Genelevlerde çalışan kadınlar da sosyal güvenlik sistemi kapsamındadır. Genelev sahipleri, Halk Sağlığı Yasası’na uygun olarak cinsel yolla bulaşan hastalıkları önlemek için gerekli tedbirleri almakla sorumludur. Seks işçiliği yasal, kadınları fuhuşa zorlamak ve fuhuş yapılmasını teşvik ve tahrik etmek ise yasal değildir, ve bu Türk Ceza Kanunu’nun 420, 435 ve 436'ncı maddeleriyle düzenlenmiştir.
Madde 436’ya göre, herhangi birinin, bakire veya 21 yaş altı bir kadını başka biri adına ve fuhuşa başlatmak amacıyla tecavüz etmesi, alıkoyması, göndermesi veya bir yerden başka bir yere taşıması durumunda, ilgili kadının rızası olsa bile, kişi hakkında dava açılır. Aynı suç bir bakire veya 21 yaşını doldurmamış bir kadına şiddet ve zor kullanarak veya tehdit edilerek ve aldatılarak işlenirse cezalandırılır. Türk Ceza Kanunu'nun bu hükümlerinde fuhuş bir suç unsuru olarak görülmemiş ancak, fuhuş yapılmasını teşvik ve tahrik edenler ile fuhşa aracılık edenler için cezai hükümler düzenlenmiştir.
Yabancı Uyruklular Hakkındaki Mevzuat:
5682 sayılı Türk Pasaport Kanunu (Madde 8, paragraf 6)’na göre, fahişeler, fahişeleri pazarlayarak geçinen kişiler, kadın ticareti yapanlar ve kaçakçıların Türkiye’ye girişi yasaktır.
5683 sayılı Yabancıların Türkiye'de İkamet ve Seyahatleri Hakkında Kanun, İçişleri Bakanlığı’na, kamu güvenliğini tehlikeye sokacağına inanılan yabancıların ve siyasi ve idari gereklilikleri ihlal eden kişilerin sınırdışı edilmesi konusunda yetki verir. Aynı kanunun 7. Maddesi, geleneklere ve kanunlara aykırı davranan yabancılara Türkiye’de oturma izni verilmeyecektir.
Bunun yanında, fuhuş yapan yabancı uyruklu biri yakalandığında ceza almayacak, fakat cinsel yolla bulaşan bir hastalığın varlığının tespiti için tıbbi muayeneden geçecek ve daha sonra kanunda belirtildiği üzere sınırdışı edilecektir. Evlilik yoluyla Türk vatandaşlığına geçen yabancı kadınların ise sınırdışı edilmesi mümkün olamayacaktır. Bir Türk vatandaşıyla evlenen yabancı uyruklu kişinin vatandaşlık yeterliliğinin sağlanmasından önce 3 yıl bekleme süresi tanıyan yasa tasarısı parlamentodadır. (
Bkz. Madde 9)Diğer Tedbirler
2001 yılında, Emniyet Müdürlüğü bir genelge yayınlayarak, insan ticareti kurbanlarından ziyade çok örgütlü suç gruplarının yakalanıp, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılanacağını belirtmiştir.
Bu raporun 1. Maddesinde bahsedildiği gibi, Adalet Bakanlığı 2002 yılında, Kadın ve Çocuk Ticaretinin Önlenmesine, Durdurulmasına ve Cezalandırılmasına İlişkin Protokol ve Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin uygulanmasını artırmaya yönelik bir gayret olarak, Türk Ceza Kanununa Bazı Maddeler Eklenmesine ve Çıkar amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanununun Bir Maddesinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunu yasalaştırmıştır. Bu kanun, kadın ve genç kızları kapsayan insan ticaretini bir suç eylemi olarak tanımlayarak, insan ticareti ve sınıraşan fuhuşla mücadelede yasaya ilişkin boşluğu kısmen doldurmuştur.
Türkiye, insan ticaretine hedef ve transit bir ülke olarak, uluslar arası işbirliğinin bu tip suçların önlenmesinde zaruri olduğuna inanmakta ve bu bağlamda tüm ilgili adımların atılmasına aktif olarak katılmakta ve destek vermektedir. Türkiye, yukarıda belirtilen Sözleşme ve Protokol’e ek olarak, Kara, Deniz ve Hava Yoluyla Göçmen Kaçakçılığına Karşı Protokolü de 13 Aralık 2000’de imzalamıştır. Sözleşme ve Protokolü, insan ticareti kurbanlarının insan haklarına ve insan ticaretinin ortadan kaldırılması için ihtiyaç duyulan tedbirleri belirtmeye yönelik en kapsamlı uluslararası belgelerdir.
Kadın ticareti de dahil, insan ticaretini azaltmaya yönelik çabaların sonucu olarak, ulusaşan fuhuşun sayısında önemli bir düşüş ve yakalanan insan ticareti ağlarının sayısında ise artış söz konusudur. Örneğin, 1996 ve 2002 yılları arasında fuhuş yapan toplam 23.422 yabancı uyruklu kişi sınırdışı edilmiş ve yakalanan insan ticareti örgütçülerinin sayısı 2000 yılında 850 ve 2001’de ise 1155 olmuştur.
Siyasal ve Kamusal Yaşam
MADDE 7:
Taraf Devletler, ülkenin siyasal ve kamusal yaşamında kadınlara karşı ayrımı önlemek için tüm önlemleri alacaklar ve özellikle kadınlara erkeklerle eşit şartlarla aşağıdaki hakları sağlayacaklardır:
Ülkemizde kadınların siyasal yaşama katılımına ilişkin yasal bir engel bulunmamasına karşın, bu alanda önemli ilerlemeler kaydedilmemiştir. Bu nedenle bu raporda, önceki raporun 7. Maddesine ilişkin olarak sunulan bilginin güncelleştirilmesi çerçevesinde bilgi verilecektir.
Son yirmi yılda kadın hareketi kamu tarafından daha fazla bir tanınmış ve bir toplumsal cinsiyet eşitliği gündemi yaratmada etkili olmuş, siyasi partiler toplumsal cinsiyet eşitliği konularına ve bu konuları parti politika, programları ve seçim kampanyalarına dahil etme konusunda daha ilgili hale gelmişlerdir. Bu, kamu dikkatini ve desteğini çekmek için iyi bir strateji olarak algılandıysa da, bu yönde atılan adımlar kadınların siyasi alanını genişletmeye hizmet etmedi. Örneğin, bazı partiler idari organları için kotalar koymalarına rağmen, uygulamada bu kotalar kadının parlamentodaki temsilini artırmada yetersiz ve önemsiz kalmıştır. Mecliste grubu bulunan partilerden sadece birisi kadınlar için yüzde10 oranında bir kota uygulaması yapmaktadır. % 25’ten %35’e varan kotalarıyla diğer üç parti, parlamentoda temsil edilmemesi nedeniyle etkili olamamaktadır. Ayrıca aday listelerinin belirlenmesi sürecinde de siyasi partiler kota uygulaması yapmamaktadır.
Anayasada ve Siyasal Partiler Yasasında kadın kolları ile ilgili yasak 1995 yılında kaldırılmış ve partiler örgütlenme modelleri içine tekrar kadın kollarını almışlardır. Ancak Türkiye’de hemen hemen bütün siyasal partilerin kadın kolları, kadınların güçlenmelerine yardımcı olmaya ve aktif katılımlarını sağlamaya yönelik otonom siyasi organlar olarak değil, parti örgütüne destek mekanizmaları olarak işlemektedir. Bunun yanında, siyasal parti sisteminin hiyerarşik ve oldukça merkezi yapısı dolayısıyla, kadın kollarını düzenleyen tüzüklerde demokratik yönetim ve kadınların karar alma süreçlerine girişlerini sınırlar. Şu anda sadece bir partide göreve seçimle gelmiş bir kadın kolları liderliği bulunmamaktadır. Benzer şekilde, kadın kolları, bağımsız bir bütçelerinin ve harcamalar konusunda yetki gücünün olmamasına bağlı olarak, finansal otoriteden de yoksundur.
1999 seçimlerinde parlamentoya 23 kadın girmiş ve temsil oranı yüzde 2.4’ten yüzde 4.0’a yükselmiştir. 3 Kasım 2002’de yapılan son genel seçimlerde, yüzde 4,6’lık bir oranla 24 kadın parlamentoya girmiştir. 1997 yılından beri, çeşitli hükümet dönemlerinde, kadın kabine üyesi sayısı ikiyi geçmemiştir. Şuan ki hükümette sadece bir kadın bakan bulunmaktadır.
1999 seçimlerinde bir artış görülmesine rağmen, kadınların yerel hükümetlerdeki temsili de düşüktür. Örneğin, 1994 ve 2000 yılları arasında, kadın belediye başkanının sayısı 15’den 20’ye, aynı dönemde kadın belediye meclis üyelerinin sayısı 338’den 540’a ve il genel meclislerindeki kadın sayısı ise 33’ten 44’e çıkmıştır. Bu sayılar, ulusal düzeyde düşünüldüğünde son derece yetersizdir.(seçilmiş tüm kadınlar %1.5, belediye başkanları binde 6’dır.)
Kadın memur sayısı yıllar boyunca önemli bir artış göstererek yüzde 33,1 oranına ulaşmıştır. 1996 yılına ait bir yayına göre, kamu yönetiminde orta ve üst düzey yöneticilerin yüzde 27,5’i kadındır.
Kadınların özel sektör ve diğer sivil örgütlerdeki katılımı konusunda geniş kapsamlı ve güvenilir veriler bulunmamaktadır. Ancak, sınırlı çalışmalar ve gözleme dayalı dağınık bilgiler durumun diğer sektörlerden çok farklı olmadığını göstermektedir. Kadın sivil toplum örgütleri geleneksel olarak bağış ve hizmet yönlü faaliyetlere dayanmaktadır. Ancak, 1990’ların ortalarından beri, gönüllü kadın örgütlerinin varlığında bir çeşitlilik ortaya çıkmıştır. Hala az sayıda olmalarına rağmen, kadının insan hakları alanında, uluslar arası standartlara uyum sağlanmasına yönelik çalışan, yasal değişiklik için lobi faaliyetleri yürüten ve kamu politikası oluşturmada baskı grubu ve savunucu olarak çalışan kadın sivil toplum örgütlerinin belirgin bir varlığı bulunmaktadır. Böylece, sivil toplum örgütlerinin faaliyetlerinde bir yapısal değişikliğinin olduğu göstergesi net bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda iyi bir uygulama Ankara Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi ile işbirliğiyle bir kadın sivil toplum örgütü tarafından “Toplumsal Cinsiyet Rolleri, Kadın ve Siyaset” başlıklı bir kampanya yürütülmesidir. Kampanya kapsamında, 2000 yılı kadın politikacılarla işbirliği yılı ilan edilmiş, siyasi katılım konusunda eğitim materyalleri üretilmiş ve 80 eğitimci ile siyasi parti ve sivil toplum örgütlerinden 3050 kadına eğitim verilmiştir.
Uluslararası Temsil ve Katılım
MADDE 8:
Taraf Devletler, kadınlara, erkeklerle eşit şartlarda ve hiçbir ayırım gözetmeksizin, hükümetlerini uluslararası düzeyde temsil etmek ve uluslararası kuruluşların faaliyetlerine katılmak fırsatını sağlamak için gerekli bütün tedbirleri alacaklardır.Kadın ve erkeklerin ülkemizi yurt dışında eşit koşullarda temsil etme hakkı olmasına rağmen, buna yönelik ilerleme oldukça yavaştır. Dışişleri Bakanlığı’nda üst düzey temsilci konumundaki kadın sayısının azlığı devam etmektedir. 2002 yılı itibariyle halen yurtdışı temsilciliklerimizde görevli 10 Büyükelçi, 22 müsteşar, 4 başkonsolos, 1 Başkonsolos yardımcısı ve 9 konsolos muavini kadındır.
Diğer yandan, üst düzey pozisyonlardaki Türk kadınlarının uluslararası kuruluşlardaki temsili etkileyicidir: bunlar; Birleşmiş Milletler Dünya Sağlık Örgütü(WHO) Aile ve Üreme Sağlığı Direktörlüğü(1995-1998), WHO Genel Direktör Politika Danışmanlığı(1998-2000), WHO Aile ve Toplum Sağlığı Direktörlüğü(Ekim 2000-), INSTRAW Yönetim Kurulu Başkanlığı(1971-1999), ve şuanda, UN Sekreteryası’nda 6 D-1 düzey görevde 2 kadın ve kalan 9 profesyonel görevin 5’inde yine Türk kadınları bulunmaktadır. Bunun yanında, bir Türk kadını INSTRAW Mütevelli Heyeti’nin üyesi olarak çalışmaktadır(2001-); 1997’den bu yana Kadına Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesinde bir Türk kadın bağımsız eksper olarak ve 2001’den beri bu komitenin başkanlığını bir Türk kadını sürdürmektedir.(kendisi aynı görevde çalışan ikinci Türk kadındır.) BM ve Avrupa Konseyi altında çeşitli komite ve danışma kurullarında çalışmakta olan birçok Türk kadın bulunmaktadır.
Kadınlar, bölgesel ve uluslararası toplantılara katılan Türk delegasyonunda da temsil edilmektedirler. Türkiye, Pekin+5 Genel Meclis özel oturumuna ve bölge toplantılarına hem devlet hem de sivil toplum örgütlerini temsil eden yüksek düzeyde bir kadın delegasyonuyla katılmıştır. Benzer şekilde, Birleşmiş Milletler Kadının Statüsü Komisyonu (CSW) ve Avrupa Konseyi Kadın Erkek Eşitliği Yönetim Komitesinin (CDEG) periyodik toplantılarına, sivil toplum örgütlerinden gelen kadınları da kapsayan ulusal bir delegasyonun katılımı da gözlenmektedir.
Uyruk
MADDE 9.1:
Taraf Devletler,uyrukluğun kazanılmasında, değiştirilmesinde veya korunmasında kadınlara erkekler ile eşit haklar tanıyacaklar ve özellikle bir yabancıyla evlenmenin veya evlilik sırasında kocanın uyrukluğunu değiştirmesinin, kadının da otomatik olarak uyrukluk değiştirmesine, uyruksuz kalmasına veya kocanın uyruğunu zorla almasına yol açmamasını sağlayacaklardır.Türk Vatandaşlık Kanunu, kadınlar ve erkekler için uyruk kazanma, değiştirme ve kaybetmeye ilişkin prosedürü tanımlar. 2. ve 3. birleştirilmiş raporda belirtildiği üzere, Vatandaşlık Kanunu’nda, yabancı uyruklu biriyle evlenen kadın ve erkekler arasında farklılığı belirten ve buna bağlı olarak yabancı uyruklu kişinin Türk vatandaşlığına geçiş hakkını belirleyen bazı hükümler bulunmaktadır. (Madde 5, 19, 42) CEDAW’ın 15. ve 16. Maddelerine konan çekincelerin kaldırılması ve Medeni Kanun’dan aile reisliği kavramının çıkarılmasıyla, Vatandaşlık Kanunu’nda yapılacak değişiklikler de hız kazandı. Varolan eşitsizlikleri ortadan kaldıran yeni yasa tasarısı, görüşülmek üzere parlamentoda beklemektedir.
Tasarıya göre, yabancı bir kişi, bir Türk vatandaşıyla en az üç yıl evli kalması halinde, İçişleri Bakanlığın vatandaşlığında bekleyen vatandaşlık onayı için başvurabilecektir. Kanun ayrıca yaptığı evlilik sonucu asıl vatandaşlığını kaybetmiş veya devleti olmayan yabancı çiftlere vatandaşlık verileceğini öngörür.
9.2.
Taraf devletler çocukların uyruğu konusunda kadınlara erkeklerle eşit haklar sağlayacaklardır.(Lütfen Birleştirilmiş 2. ve 3. Ulusal Rapora bakınız).
Önceki raporda belirtilen, Anayasanın 66. maddesinde yer alan "Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türk'tür. Yabancı babadan ve Türk anadan olan çocuğun vatandaşlığı kanunla düzenlenir" şeklindeki ifade 2001 yılında değiştirilmiştir. Fıkranın ikinci cümlesi maddeden çıkarılmak suretiyle eşitlik sağlanmıştır. Bu değişiklik 17 Ekim 2001 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Eğitim
MADDE 10:
Taraf Devletler, özellikle aşağıdaki konularda kadın erkek eşitliği esasına dayanarak eğitimde erkeklerle eşit hakka sahip olmalarını sağlamak için kadınlara karşı ayrımı önleyen bütün uygun önlemleri alacaktır.
Laik eğitim Türkiye’de ulus kurma sürecinde önemli bir yere sahiptir. Sonuç olarak, genelde eğitimde eşit fırsatlar ve özelde kadınların eğitimi, kanunda belirtilen yasal haklarla güvence altına alınmıştır. Bu durum, Milli Eğitim Temel Kanunu’nun Fırsat Eşitliği bölümünde, “eğitim imkanı kadın ve erkek herkes için eşittir, eğitim kurumları dil, din, ırk, cinsiyet ayrımı gözetilmeksizin herkese açıktır” ifadesiyle belirtilmiştir. Böylece, kadınları ve genç kızları eğitim hakkından mahrum bırakacak yasal bir engel kalmamıştır. Ancak, yıllardır kadınların eğitimi konusunda kaydedilen ilerlemelere rağmen, kadınlar ve genç kızlar tüm eğitim düzeylerinde erkeklerin gerisinde kalmışlardır. Özellikle, kırsal/kentsel, bölgesel ve yaş farklılıkları düşünüldüğünde, kadınların okur yazarlık düzeylerinde önemli eşitsizlikler bulunmaktadır. 2001 yılı verilerine göre 15 ve daha yukarı yaşta bulunan kadınların yüzde 21,6’sı okur-yazar değildir. Aynı oran erkekler için yüzde 5,6’dır
.(Tablo 1)15 Yaş ve Üstü Nüfusun Eğitim Durumu (Bin)
Tablo 1: Kurumsal olmayan sivil nüfus, 2001
|
Kadın |
% |
Erkek |
% | |
| TOPLAM |
23,100 |
100.0 |
22,956 |
100.0 |
| Okur-yazar olmayan |
4,983 |
21.6 |
1,275 |
5.6 |
| Okur-yazar okul bitirmedi |
1,102 |
4.8 |
948 |
4.1 |
| İlkokul |
11,093 |
48.0 |
10,808 |
47.1 |
| Orta okul/orta dengi meslek/ilköğretim |
2,081 |
9.0 |
3,653 |
15.9 |
| Lise/dengi meslek |
2,805 |
12.1 |
4,605 |
20.1 |
| Yüksekokul veya fakülte |
1,036 |
4.5 |
1,667 |
7.3 |
Kaynek: Başbakanlık DİE İşgücü Veri tabanı, 2001
Halen varlığını sürdüren ataerkil değer yargıları ve istenmeyen ekonomik koşullar, kız çocuklarının eğitim durumunu olumsuz etkilemektedir. Sürmekte olan ekonomik kriz ve yapısal uyum politikaları eğitim sisteminin kapasitesini genişletmek konusunda engel teşkil etmektedir. Bununla beraber, ulusal bütçeden eğitime ayrılan pay 1990 yılında yüzde 13.2 iken, 2000 yılında 7.6’ya düşmüştür. Eğitime yönelik bütçe kesintileri, özellikle alt gelir gruplarındaki kadın ve kız çocuklarının bu kaynaklara erişimini oldukça etkilemektedir.
Zorunlu Temel Eğitim
Türkiye’de zorunlu temel eğitim 1997’de 4306 sayılı kanunla 5 yıldan 8 yıla çıkartılarak, ilk ve orta dereceli okullar birleştirilmiştir. Eğitim reformunun, kız çocuklarının eğitimi ve yaşam beklentileri üzerinde olumlu bir etki bırakacağı, böylece kız çocuklarının güçlenmelerine ve erken evliliklerin ertelenmesine katkıda bulunacağı düşünülmüştür. Bununla beraber, ileri yaşlarda mesleki teknik eğitimde branşlaşma mümkün olacak, hem kız hem de erkek çocuklar için alternatifler ve fırsatların önemli ölçüde artırılacaktır.
Şüphesiz, 8 yıllık zorunlu eğitimin kız çocukları üzerindeki etkisini değerlendirmek için çok erken, ancak, mevcut verilere göre, kız çocuklarının okula gitme oranlarında önemli artışlar ortaya çıkmıştır. Son 5 yılda, ilköğretimde kız öğrenci artış oranı yüzde 18, orta öğretimde yüzde 21 olarak gerçekleşirken, erkek çocukları için aynı oranlar sırasıyla yüzde 10 ve yüzde 15 olarak gerçekleşmiştir. Ancak, bu gelişmelere karşın, toplumsal cinsiyet farklılıkları henüz ortadan kalkmamıştır. Zorunlu temel eğitimde okullaşma oranı erkek çocuklar için yüzde 99.9'a ulaşırken, kız çocuklar için yüzde 88.5 olarak hesaplanmıştır.
1999 yılında Devlet İstatistik Enstitüsü tarafından gerçekleştirilen ve Türkiye’deki çalışan çocuklar üzerine yapılan araştırmanın sonuçlarına göre 6-17 yaş grubunda bulunan kız ve erkek çocukların okullaşma oranlarında, daha ileri yaş gruplarında ve kırsal kesimde oransal olarak artan, önemli farklılıklar bulunmaktadır
(Tablo 2). Araştırma, kız ve erkek çocukların okula devam etme oranları ile okul masrafları arasındaki güçlü bir ilişki olduğunu da göstermektedir. Üst sosyo-ekonomik düzeydeki aileler kız ve erkek çocukların eğitimine eşit önem verirken, alt sosyo-ekonomik statüdeki hanelerde erkek çocuklarının okula devam etme oranı yüzde 85,6, kız çocuklarında yüzde 76,5 olarak gözlenmiştir (Tablo 3). Araştırma, ayrıca, kız çocukların eğitimine yönelik olumsuz kültürel değerlerin ve kız çocuklarında motivasyon eksikliğinin, özellikle kırsal alanlarda ev işlerine yardımcı olmalarının beklenmesi, kız çocuklarının okula gitme oranlarının düşük düzeylerde kalmasına neden olan diğer faktörlerdir.
Tablo 2:Yaş Gruplarına Göre Çocukların Okula Devam Etme Durumu (%)
| TOPLAM | KENT | KIR | |
| KIZ | |||
| Toplam | 74.8 | 79.0 | 68.8 |
| 6-11 | 90.5 | 90.4 | 90.7 |
| 12-14 | 74.4 | 79.8 | 67.3 |
| 15-17 | 43.6 | 55.2 | 26.4 |
| ERKEK | |||
| Toplam | 82.7 | 84.9 | 79.5 |
| 6-11 | 92.9 | 93.0 | 92.8 |
| 12-14 | 86.6 | 89.8 | 82.2 |
| 15-17 | 58.2 | 64.5 | 47.8 |
Kaynak: Türkiye'de Çalışan Çocuklar 1999, DİE
Tablo 3: Çocukların Okula Devam Etmeme Nedenleri (%)
|
Toplam |
Kent |
Kır |
||||
| Okula devam etmeme nedeni |
Kız |
Erkek |
Kız |
Erkek |
Kız |
Erkek |
| Uygun okulun olmaması |
9.1 |
10.7 |
7.0 |
9.4 |
10.9 |
11.9 |
| Okula ilgi duymaması |
27.0 |
36.5 |
25.5 |
35.1 |
28.4 |
37.8 |
| Okul masraflarının yüksek olması |
25.5 |
21.1 |
30.2 |
27.8 |
21.5 |
14.4 |
| Ailesine ev işlerinde yardım etmek zorunda olması |
11.0 |
2.7 |
7.9 |
0.7 |
13.5 |
4.9 |
| Ailesinin izin vermemesi |
10.1 |
2.4 |
9.0 |
1.6 |
11.1 |
3.2 |
| Diğer |
17.3 |
26.6 |
20.3 |
25.6 |