BAŞBAKANLIK KADININ STATÜSÜ VE SORUNLARI GENEL MÜDÜRLÜĞÜ
PEKİN EYLEM PLATFORMUNUN UYGULANMASINA YÖNELİK SORU FORMUNA VERİLEN YANIT
NİSAN 2004 ANKARA Bu belge, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu ve Birleşmiş Milletler Kadının Statüsü Komisyonu oturumlarında kullanılmak üzere Birleşmiş Milletler tarafından iletilen soru Formuna yanıt olarak hazırlanmıştır.
|
BİRİNCİ BÖLÜM
TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİNİN VE KADININ İLERLEMESİNİN DESTEKLENMESİNDE KAZANILAN BAŞARILAR VE KARŞILAŞILAN ZORLUKLARIN GÖZDEN GEÇİRİLMESİ : GENEL BAKIŞ
1995 yılında gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler 4. Dünya Kadın Konferansına aktif bir katılım sağlayan Türkiye, Pekin Deklarasyonu ve Eylem Planını çekince koymaksızın kabul eden ülkeler arasında yer almıştır. Türkiye, bu Konferans kapsamında üç temel hedef (Türkiye tarafından 1985 yılında kabul edilmiş olan CEDAW Sözleşmesi’ne o tarihte konulmuş olan çekincelerin 2000 yılına kadar kaldırılması; 1994 yılı temel alınarak 2000 yılına kadar anne ve çocuk ölümlerinin %50 azaltılması; beş yıl olan zorunlu ilk öğretimin 8 yıla çıkarılarak 1994 itibariyle % 28.9 olan kadın okumaz yazmazlığının ortadan kaldırılması) saptayarak, uluslararası camiaya 2000 yılına kadar bu amaçları gerçekleştirme taahhüdünde bulunmuştur.
Türkiye, 4. Dünya Kadın Konferansının hemen ardından Pekin Konferansı sürecinde Türkiye tarafından benimsenen genel anlayış doğrultusunda başta Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü olmak üzere, değişik kesimlerden kadın kuruluşlarının temsilcileri, akademik uzmanlar ve devletin ilgili birimlerinden gelen temsilcilerin katılımı ile oluşan bir komisyonun çalışmaları ile Ulusal Eylem Planını Aralık 1996’da hazırlanmış ve Birleşmiş Milletlere gönderilmiştir.
Ülke şartları ve öncelikleri ile Türkiye'nin 4. Dünya Kadın Konferansında bildirmiş olduğu taahhütler de göz önüne alınarak, Pekin Eylem Platformundaki 12 kritik alandan 8'i (Kadın Eğitimi ve Öğrenimi, Kız Çocukları, Kadın ve Sağlık, Kadına Yönelik Şiddet, Kadın ve Ekonomi, Yetki ve Karar Alma Sürecinde Kadın, Kadınların İlerlemesinde Kurumsal Mekanizmalar, Kadın ve Medya) Türkiye'nin Ulusal Eylem Planında kritik alan olarak belirlenmiştir.
Seçilen “öncelikli kritik alanları” üç ana kategoride toplamak mümkündür. Bunlardan birincisi toplumda kadın nüfusun güçlenmesinin vazgeçilmez koşulu olarak düşünülen eğitim, sağlık, kız çocuğu, ekonomi alanları; ikincisi, Türkiye’ye özgü tarihsel deneyim tarafından önemi açıkça kanıtlanmış olan, konuya devletin öncü ve fiili katkısının sağlanması hususu (ulusal mekanizmalar) ve üçüncüsü ise kadın erkek eşitsizliği ve kadına karşı ayrımcılığın, toplumsal-kültürel değerlerle meşrulaştırılmasında ve yeniden üretilmesinde önemli rol oynadığı bilinen din, töre, gelenek ve “özel alan” değerlerini dönüştürmek için etkili olacağı düşünülen uygulama (kadına karşı şiddet, kadın ve medya, yetki ve karar alma mekanizmalarında kadın) alanlarıdır.
Pekin Deklarasyonu ve Pekin Eylem Platformundan bu yana geçen 9 yıl içinde Türkiye, kendi politikalarını Platforma paralel yürüterek Pekin’deki taahhütlerinin çoğunu gerçekleştirmiş ve böylece kadın erkek eşitliği ve kadının insan hakları konularında önemli ilerlemeler kaydetmiştir.
Okur-yazarlığın artırılması;
(Pekin Konferansından bu yana kadınların güçlenmesine yönelik olarak Türkiye’de atılan en önemli adımlardan biri 1997’de 8 yıllık zorunlu eğitimin kanunlaşmış ve uygulamaya geçilmiş olmasıdır. Ülkede kadın eğitimi alanında önemli darboğazlardan biri zorunlu eğitim sonrası kız çocuklarının orta öğrenime devam oranlarının ekonomik ve kültürel nedenlerle düşük olmasıdır. Zorunlu eğitimin 8 yıla çıkarılması ile kız çocuklarının eğitim düzeyinin yükseltilmesi hedeflenmektedir. Bu uygulamanın kritik yaş grubundaki kız çocuklarının eğitimde daha uzun süre kalmasını sağlayarak kendi ben'lerine ilişkin bilinçlenmelerine katkıda bulunması beklenilmektedir. Bunun yanı sıra, önceleri 5 yılın sonunda farklı mesleki teknik öğrenim dallarına (ve bu arada dini eğitime) yönlendirilebilen kız çocuklarının 8 yıllık zorunlu eğitime geçilmesi ile, eğitim alanı seçimlerinde daha etkin ve özgür olmaları planlanmaktadır. Bu uygulama ile eğitim sistemi içerisinde daha uzun süre kalacak olan kız çocuklarının evlilik ve ilk doğum yaşlarının da yükselmesi beklenmektedir.)
CEDAW Sözleşmesine koyduğumuz çekincelerin kaldırılması;
(Türkiye, 1986 yılında ülkemizde yürürlüğe giren CEDAW Sözleşmesine katılma sırasında Türk Medeni Kanununun hukuki ehliyetin kullanımı ve evlilik ve aile ilişkilerini düzenleyen bazı hükümleri ile çelişmesi nedeniyle Sözleşmenin 15 ve 16.ncı maddelerine çekince koymuştur. Türkiye’de kadın erkek eşitliğinin sağlanması doğrultusunda yürütülen olumlu gelişmeler çerçevesinde Dışişleri Bakanlığına görüşümüz iletilmiş, gerekli işlemlerin yapılmasından sonra Birleşmiş Milletler Sekreteryası tarafından 20 Eylül 1999 tarihi itibariyle çekincelerin kaldırıldığı belirtilmiştir.)
Anne ve çocuk ölümlerinin azaltılması;
(Pekin ve Kahire Konferanslarının izlenmesi kapsamında, kadın sağlığının iyileştirilmesi amacına yönelik Ulusal Stratejik Plan ve Eylem Planı hazırlanmıştır. Kadınların sağlıkla ilgili problemlerine çözüm bulmak amacıyla, sektörler-arası işbirliği olanaklarının geliştirilmesi, aile planlamasına dair kanun, ve fiziki yapının ve insan kaynağının eğitimine verilmiş olan önem başlıca kazanımlardır. 1998 de gerçekleştirilen Nüfus ve Sağlık Araştırması ön değerlendirmelerine göre, kadın sağlığı konusunda genel bir iyileşme olduğu saptanmıştır. Söz konusu araştırmaya göre; 1980-1985 döneminde % 4.1 olan doğurganlık oranı 1995-1998 döneminde % 2.6 olarak hesaplanmıştır. Son zamanlarda bebek ölüm oranlarında da kayda değer bir düşüş olduğu ve 1994 itibariyle binde 53 olan bebek ölüm oranının binde 43'e düştüğü yine bu raporda belirtilmektedir. Benzer düşüş eğilimi anne ölümlerinde de gözlenmektedir.)
Bu gibi önemli kazanımların yanısıra Ailenin Korunmasına Dair Kanununun 1989 yılında, yeni Türk Medeni Kanununun da Ocak 2002 de yürürlüğe girmesi bu süreçte atılmış olan önemli adımlardır.
Ulusal ve uluslararası düzeyde cinsiyetler arası eşitliği yaygınlaştırmak için alınan tedbirlere rağmen, çeşitli biçimlerde kendini sürdüren eşitsizlik dünyayı kuşatmaya devam etmektedir. Şiddet içeren toplumsal olaylar, dünyanın çeşitli yerlerinde süren silahlı çatışmalar kuşkusuz Pekin hedeflerinin önündeki en önemli engellerdir. Böylesine bir ortamda çalışmalarını sürdüren kadın hareketine ve insan hakları savunucularına rağmen dünya devletleri ve toplumları kadına yönelik şiddetin ortadan kaldırılması konusunda tam bir başarı
sağlayamamaktadırlar. Dünya ölçeğinde her 3 kadından biri bugün şiddetin değişik biçimlerine maruz kalmaktadır.
Kadınların güven içinde yaşama ve kendilerini gerçekleştirmelerinin önünde engel oluşturan kadına yönelik şiddet bir insan hakları ihlalidir. Aile içi şiddetin pek çok toplumda özel alan olarak görülmesi özel alana müdahalenin güçlükleri nedeniyle aile içi kadına yönelik şiddetin sona erdirilmesi ve yarattığı zararların giderilmesi zor olan sosyal bir sorundur.
Pekin Eylem Platformunun da vurguladığı gibi kadınlara yönelik şiddet kadınların ilerlemesini engelleyen, kadınla erkek arasındaki çağlar boyunca sürmüş eşit olmayan güç ilişkilerinin görünen en çarpıcı yüzüdür.
Dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de kadına yönelik şiddet önemli bir sorun olarak varlığını sürdürmektedir. Bu bağlamda, kadına karşı şiddetin önlenmesi özellikle de aile içi şiddetin önlenebilmesi için hazırlanan ve 1998 yılında yürürlüğe giren Ailenin Korunmasına Dair Kanun’un kabulü o güne değin özel alan olarak kabul edilen ve müdahalenin çok güç olduğu bu alana devletin müdahalesini sağlaması açısından çok önemli bir gelişmedir.
Öte yandan Türk Ceza Kanunu bütünüyle yeniden ele alınarak yeni tasarının hazırlanması süreci devam etmekte, bu çerçevede, cinsler arası eşitlik gözetilmektedir. Örneğin, ağır bir insan hakları ihlali olarak tanımladığımız namus cinayetlerinde suçlulara ceza indirimi sağlayan maddeye yeni tasarıda yer verilmemiştir. Anılan Tasarıda kadın erkek eşitliği çerçevesinde gerekli düzenlemelerin yapılıyor olması da bu konuda önemli bir ilerleme sağlayacaktır.
Bu çerçevede, hem kadınlara karşı şiddetin engellenmesinde hem de kadının ilerlemesinde önemli rollerden biri de medyaya düşmektedir. Medya kadınlara karşı ayrımcı olan cinsiyet rolü kalıplarını üretmekte ve devam ettirmektedir. Kadın bedenini objeleştirmenin yanında, medya, kadınların çoğunlukla cinsiyetsizleştirilmiş anneler ve ev sorumluları, erkeklerin profesyonel ve güç ile otoritenin temsilcileri olarak yer aldığı, geleneksel cinsiyet rolleri içinde sunmaktadır. Fakat, 1990’lardan sonra kadın hareketinin olgunlaşması ve kadın ulusal mekanizması kadar kadın çalışmaları programlarının etkisiyle de, medyada cinsiyetçilik, hem kadının temsili hem de çeşitli medya örgütlenmelerine olan kadın katılımı anlamında, daha görünür olmuş, tartışma ve araştırmaların başlığı haline gelmiştir. Akademik yayınların artması ve yazılı ve görsel basında haber, reklam vb.nin üretiminde cinsiyetçi uygulamaları analiz eden öğrenci tezleri sistematik olarak artmış ve konuyu daha da görünür kılmıştır.
Kadınların medyanın çeşitli sektörlerinde büyük ölçüde temsil edilmemeleri sektörün cinsiyetçi ısrarına katkıda bulunmuştur. Ancak, son on yıl boyunca özel medya şirketlerinin sayısındaki artışla, özellikle TV ve sinema endüstrisinde çalışan kadınların sayısı da artmıştır. Fakat, yönetim kademelerinde kadınların oranı hala önemsiz düzeydedir. Medyanın farklı sektörlerinde çalışanlar üzerinde cinsiyete dayalı veri yetersizdir. Bu yüzden, referans sadece bazı dağınık bilgi kaynaklarına yapılabilir. Örneğin, Haziran 2002’de, basın mensuplarına verilen sarı basın kartı sahibi 11.322 kişiden sadece 1873’ünün kadın gazetecilerin olduğu görülmekte, özerk bir kurum olan Türkiye Radyo Televizyon Kurumu’nda (TRT) çalışan 8180 personelin 2030’unu ve yönetici düzeyindekilerin ise 214’ünden 116’sını kadınların oluşturduğu görülmektedir. Yönetici düzeyinde, kadınlar esas olarak orta düzey yönetici olarak çalışmakta ve üst düzey yönetim görevlerinin % 1’ini oluşturmaktadırlar. TRT televizyon kanallarında kadınlara yönelik programların oranı yıllık ortalama yüzde 6.9, radyo kanallarında ise kadınlara yönelik programların oranı % 15-17 arasında değişmektedir.
İKİNCİ BÖLÜM
PEKİN EYLEM PLATFORMUNA İLİŞKİN KRİTİK ALANLARIN VE GENEL KURUL 23.ÖZEL OTURUMUNDA TANIMLANAN DAHA İLERİ GİRİŞİM VE EYLEMLERİN UYGULANMASINDAKİ GELİŞME
Yasal Değişiklikler, Program ve Projelerden Örnekler
Kanun, aile içinde şiddete maruz kalan kadın veya çocukların şahsen başvuruları veya Cumhuriyet Başsavcısının bildirmesi üzerine Sulh Hukuk Hakimi tarafından, mağdur tarafı korumak amacıyla verilecek tedbirleri içeren koruma kararını ve karara uyulmaması halinde verilecek cezayı düzenlemektedir. Yasa, şiddet uygulayan eşin evde ve işyerinde ailenin diğer üyelerini rahatsız etmemesi amacıyla belirli bir süre uzaklaştırılmasını da öngörmektedir. Koruma kararına uyulmaması halinde 3 aydan 6 aya kadar hapis cezası verilebilmektedir.
Öte yandan uluslararası platformda töre cinayetleri konusunda yapılan tüm çalışmalara Türkiye adına önemli katkılarda bulunulmaktadır. Örneğin Pekin+5 Birleşmiş Milletler Genel Kurul Özel Oturumunda kabul edilen "Sonuç Belgesi"nde Türkiye'nin "erken ve zorla evlendirme ile namus cinayetlerinin kadına karşı şiddet kapsamında yer alması" önerisinin yer alması sağlanmıştır. Bu doğrultuda töre cinayetleri belgeye kadının insan hakkı ihlali olarak geçirilmiş, kadına yönelik şiddet türü olarak sayılmıştır.
Pekin Eylem Platformunda ülkeler 2000 yılından önce temel eğitime herkesin ulaşabilmesini, ilkokul çağındaki çocukların en az %80’inin ilkokulu bitirmiş olmasını, 2005 yılından önce ise ilk ve orta öğrenimdeki cinsiyet farkının kapatılmasını taahhüt etmişlerdir. Aynı şekilde, 2015 yılından önce bütün ülkelerde, herkesin ilköğretimi tamamlamış olması öngörülmüştür. Türkiye, zorunlu ilköğretimi 1997 yılında 8 yıla çıkartarak eğitim konusunda önemli bir adım atmıştır. Bir sonraki önemli adım, kız çocuklarının daha yüksek oranlarda öğretim alarak eğitimde kız ve erkek çocukları arasında görülen farkı kapatmak olacaktır.
Sekiz yıllık ilköğretim giderlerinde kullanılmak üzere bazı yasal düzenlemeler gerçekleştirilmiştir. Söz konusu yasal düzenlemenin etkili bir biçimde uygulanabilmesi amacıyla “Eğitimde Çağı Yakalama 2000 Projesi” uygulamaya konulmuştur. Proje ile ilköğretimde; % 100 okullaşma oranına ulaşılması, birleştirilmiş sınıf uygulamasına son verilmesi ve sınıf mevcutlarının 30’a indirilmesi ve ilköğretimde niteliğin yükseltilmesi hedeflenmiştir. Yine projenin politikaları arasında özellikle kız çocukları açısından büyük önemi olan Taşımalı Eğitimin yaygınlaştırılması ile Yatılı Bölge ve Pansiyonlu İlköğretim okullarının kapasitelerinin arttırılması hedeflenmiştir.
Özellikle kırsal kesimde okulu bulunmayan köy ve köy altı yerleşim birimlerinde bulunan kız çocukları bu olanaklardan yararlandırılmıştır. Bu okullarda öğrenim gören öğrencilerin her türlü giderleri devlet tarafından karşılanmaktadır.
Taşınması ekonomik olmayan ve ulaşım koşulları elverişsiz olan yerleşim birimindeki öğrenciler yatılı ya da pansiyonlu ilköğretim okullarına yerleştirilmektedir. 2000-2001 öğretim yılında yaklaşık 100 bin kız öğrenci bu olanaktan yararlanırken bu olanaktan yararlanan erkek öğrenci sayısı 185 bin olarak gerçekleşmiştir.
4306 sayılı yasanın
çıkarılmasından sonra Yatılı bölge ilköğretim okul sayısı %97, Pansiyonlu ilköğretim sayısı ise % 80 oranında artış göstermiştir.Eğitim her Türk vatandaşı için sunulan zorunlu yasal bir hak ve imkan olmakla birlikte ülkemizde, halen kadın nüfusun yüzde 19'u okuma yazma bilmemektedir. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından uygulanan çeşitli programlar ile örgün eğitime hiç başlamamış ya da belirli bir aşamadan sonra ayrılmış genç kız ve kadınlar için yaygın eğitim faaliyetleri sunulmaya devam edilmektedir. Okuldan erken ayrılan kız çocuklarına ve kadınlara beceri eğitimi verilerek gelir getirici faaliyetlere yöneltilmeleri teşvik edilmektedir. 2000 yılında 699,310 kadın kursiyer bu olanaktan yararlanmıştır. Kursa katılan kadınların 526,341’i mesleki eğitim kursları, 136,716’sı sosyal-kültürel kurslara, 36,253’ü ise okuma-yazma kurslarına katılmışlardır.
Yine Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 1994-1995 öğretim yılından itibaren okuldan erken ayrılan kız çocuklarına ve her yaştan kadınlara önemli bir eğitim olanağı sağlayan açık lise uygulamasına başlanılmıştır. 2000 yılında 138,663 kız öğrenci açık öğretim lisesinde eğitim almıştır.
Türkiye’de, 13 milyonu bulan 15-49 yaş grubu kadınlar nüfusun yaklaşık %25’ini oluşturmaktadır. Kadın nüfusun, toplam nüfusun büyük bölümünü oluşturması nedeniyle kadınların sorunlarının ülkenin toplumsal yaşamına yansıması kaçınılmazdır.
Doğuşta beklenen yaşam süresi kadınlar için daha uzun olmakla birlikte, bu süre Türk toplumunda, cinsiyet gruplarının eşit hizmet aldığı gelişmiş ülkelerdeki yaşam süresinden daha düşüktür. 2000 yılı itibariyle, doğuşta beklenen yaşam süresi erkekler için 66.9 yıl, kadınlar için 71.5 yıl olarak tahmin edilmektedir.
Türkiye’de kadın sağlığı açısından, özellikle üreme sağlığı hizmetlerinin yaygınlaştırılması ve hizmet kalitesinin yükseltilmesi, bu alanlardaki önemli gelişmelerden birisidir.
Ülkemizde doğurganlık düşme eğilimindedir. Bölgesel farklılıklar(doğu batı), yaşanılan yer(kır-kent), kadının yaşı ve eğitim düzeyi doğurganlık eğilimlerini etkileyen en önemli faktörlerdir. Kadınlar arasında en yüksek doğurganlık hızı 20-24 yaş grubunda görülmektedir. Toplam doğurganlık hızları (bütün doğurganlık yaşamları süresince söz konusu yaşa özel doğurganlık hızlarının geçerli olması durumunda kadınların doğuracakları toplam çocuk sayısı), kırsal yörede yaşayan kadınlar için 3,1 kentsel yöreler için 2,4 çocuk civarındadır. Türkiye ortalaması ise kadın başına 2,6 çocuktur. Bu sonuçlarla toplam doğurganlık hızlarında eskiden beri süregelmekte olan kent/kır farkının kapanmakta olduğu görülmektedir.
Temel değişkenlere göre toplam doğurganlık hızlarına baktığımızda Doğu Anadolu Bölgesi 4’ten fazla çocuk sayısıyla en yüksek doğurganlığa sahip olan bölgedir. Kuzey, Orta ve Güney Anadolu Bölgelerinde doğurganlık daha düşük olup, toplam doğurganlık hızı 3 çocuğun altındadır. En düşük hız, 2,0 ile Batı Anadolu bölgesinde görülmektedir. Bu hız birçok Batı Avrupa ülkesi ile karşılaştırılabilir düzeydedir.
Evlenmenin yaygın olduğu ve doğumların neredeyse hepsinin evlilik içinde meydana geldiği ülkemizde, gebelik riski altına girmenin başlangıcı anlamına gelen ilk evlenme yaşı önemli bir demografik göstergedir. 45-49 yaş grubunda bulunan kadınlar için ilk evlenme yaşı yüzde 18,4 iken, 25-29 yaş grubu için yüzde 20’ye yükselmektedir. Bu göstergeler ilk evlenme yaşında istikrarlı bir yükselme olduğunu göstermektedir.
Pekin’de verilen taahhütlerimiz arasında anne ve bebek ölüm hızlarının 2000 yılına kadar yarı yarıya azaltılması yer almaktadır. Bu çerçevede 1981 yılı için yüz binde 132 olan anne ölüm hızı, 1990’da 100 ve 1997 yılında 53 il ve 615 hastanede yürütülen Anne Ölümleri ve Nedenleri Araştırmasında yüz binde 54 olarak hesaplanmıştır.
Bebek ölüm hızı ise 1988-1993 döneminde binde 52,6 iken, 1993-1998 döneminde binde 42,7’ye düşmüştür. Yine aynı dönemler için çocuk ölüm hızı (1-4 yaş grubu) binde 16,8’den, binde 9,8’e düşmüştür.
Ülkemizde gerçekleşen erken yaşta yapılan evliliklerin önlenmesi amacıyla, 1 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe giren Yeni Türk Medeni Kanununun getirdiği önemli değişikliklerden biri evlenirken kız ve erkekler için “17 yaşın doldurulmuş olması” şartının getirilmesidir.
Ülkemizde, 1994 Kahire Dünya Nüfus Kalkınma Konferansı ve 4. Dünya Kadın Konferansı önerileri doğrultusunda, geleneksel anne sağlığı yaklaşımı, kadını tüm yaşamı boyunca ele alan daha kapsamlı “ Kadın Sağlığı” yaklaşımına dönüştürülmüştür. Bu anlayışla, Sağlık Bakanlığı koordinatörlüğünde kamu kurum kuruluşları, gönüllü kuruluşları, özel sektör ve sendikaların katılımı ile 1998 yılında tamamlanan bir çalışma sonucunda “Kadın Sağlığı ve Aile Planlaması Ulusal Eylem Planı” hazırlanmıştır. Ancak eylem planı bu yıl için yeniden gözden geçirilecektir.
Türkiye’de faal olan her sağlık ocağında ve Ana Çocuk Sağlığı Aile Planlaması merkezlerinde aile planlaması ve üreme sağlığı konusunda danışmanlık hizmetleri ücretsiz olarak verilmektedir.
Eğitimin doğurganlığı doğrudan etkileyen bir faktör olduğu görülmektedir. Eğitimi olmayan ya da herhangi bir eğitim kurumundan mezun olmayan kadın doğurganlığı süresince ortalama 4 çocuk sahibi olurken, ortaokul ve üzeri düzeyde eğitim almış bir kadın 1,6 çocuk sahibi olmaktadır.
Anne-Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması programında ana strateji ilgili kurumların kapasitelerini yükseltmektir. Bu bağlamda, Sağlık Bakanlığı sivil toplum örgütleri ve üniversiteler kadar uluslar arası örgütlerle de işbirliği yaparak üreme ve anne-çocuk sağlığını geliştirmek amacıyla, özellikle az gelişmiş bölgeler ve toplumun en yoksul kesimleri olmak üzere ülke genelinde birçok projenin yürütücülüğünü üstlenmiştir. Bunlar arasında;
Devlet İstatistik Enstitüsü toplumsal cinsiyet sağlık göstergelerini geliştirme ve cinsiyet ayrımlı veri üretilmesi sürecindedir. Ayrıca, kamu kurumları ve sivil toplum örgütleri işbirliği veya tarafından, ana sağlık ve üreme sağlığını geliştirme, bununla ilgili konularda, özellikle üniversite öğrencileri için cinsel yolla bulaşan hastalıkları, üreme sağlığında kaydedilen gelişmeleri içeren ders programları konusunda, kamu bilincini yükseltme ve sağlık hizmetlerine genel erişimi artırmaya yönelik olarak birçok küçük pilot proje yürütülmektedir.
Ülkemizde kadına yönelik şiddet hala geniş kitleleri doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen, acil önlemler alınmasını gerektiren sosyal bir sorun olma niteliğini korumaktadır. Sorunun boyutlarına karşılık, kadına yönelik şiddeti etkin biçimde önleyecek yasaların hayata geçirilmesindeki güçlükler, var olan yasalardan yararlanabilmeye olanak tanıyacak bilgi ve bilinç düzeyinin yetersizliği, şiddetin neden-sonuç bağlantısını dikkate alan müdahale yöntemlerinin gelişmeyişi, medyanın kadına yönelik şiddet açısından olumsuz rolünün hala sürmekte oluşu gibi nedenlerle, kadına yönelik şiddet varlığını sürdürmektedir.
Gerçekleştirilen çeşitli araştırmalar sonucunda özellikle aile içi şiddetin yoğun biçimde yaşandığı sonucuna varılabilmektedir. Örneğin ailelerin yüzde 34’ünde fiziksel şiddete, yüzde 53’ünde sözlü şiddete rastlanmaktadır. Aynı araştırmada çocukların ise yüzde 46’sının fiziksel şiddete uğradığı bulgusuna ulaşılmıştır.
1993 yılında gerçekleştirilen Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması sonuçlarına göre evli kadınların yarısı kadın hak ettiyse erkek dövebilir diye düşünmektedir. Yine aynı araştırma sonucunda kadınların yarısı aynı fikirde değilse bile kadın kocası ile tartışmamalıdır demektedirler.
Ülkemizde aile içi şiddetin önlenmesi amacıyla 1998 yılında çıkarılan 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun, şiddete maruz kalan aile bireylerinin boşanma sonuçlanıncaya kadar korunmasını da sağlamaktadır.
Başbakanlık Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü’ne bağlı olarak çeşitli illerde (İzmir, Bursa, Antalya, Ankara, Eskişehir, İstanbul, Samsun ve Denizli’de olmak üzere) toplam 8 adet kadın konukevi, İstanbul Küçükçekmece Belediyesi’ne bağlı 1 sığınma evi bulunmaktadır. Yine sivil toplum örgütlerine bağlı 6, yerel yönetimlere bağlı 1 kadın danışma merkezi ile Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’na bağlı 81 ilde bulunan İl Sosyal Hizmet Müdürlüklerinde rehberlik ve danışmanlık hizmetleri sunulan birimler bulunmaktadır.
Kadına yönelik şiddet konusunu ele alan ve şiddete uğrayan kadınların başvuracakları merkezlerin tanıtıldığı eğitim materyali olarak çeşitli spot ve kısa metrajlı filmler KSSGM ve ilgili sivil toplum kuruluşlarınca hazırlatılmıştır.
Türkiye’de kadın istihdamı temel sorun alanlarından biri olarak varlığını sürdürmektedir. Küreselleşme bağlamında, Türkiye'de son yirmi yılda kadın istihdamı daha çok kayıt-dışı ekonomiye kaymıştır. Bu tezi doğrulayan en önemli gösterge olarak, kadınların işgücüne katılım oranlarında gözlemlenen belirgin ve sürekli düşüş eğilimi gösterilmektedir. Kadınların işgücüne katılma oranı 1990’da yüzde 34 civarındayken, 1998’de yüzde 27.9’a 2001 yılında da yüzde 25.9’a düşmüştür.
Türkiye geneline baktığımızda işgücü içinde görünen 100 kadından 57’si tarım sektöründe, 14’ü sanayi sektöründe, 29’u ise hizmetler sektöründe çalışmaktadır.
İşteki durumları açısından bakıldığında 100 kadından sadece 11’i kendi hesabına ve işveren konumunda çalışmakta, 39’u herhangi bir ücret ya da yevmiye karşılığında çalışmakta ve yarısı ücretsiz aile işçisi olarak çalışma yaşamında yer almaktadır.
Tarım sektörünün ekonomi içinde giderek azalan ağırlığı kente göç nedeniyle ikiye katlanırken tarım kesimi hala en çok kadını istihdam eden sektör özelliğini sürdürmektedir. Bu sektör kadını daha çok ücretsiz aile işçisi konumunda tutmasına rağmen kadının bir şekilde sosyalleşmesi ve kararlara katılımı teşvik edici özellikler de taşımaktadır.
Ayrıca köyden kente göçü yoğun olarak yaşayan ülkemizde, köyde işgücü içinde görülen kadın kente geldiğinde yeterli eğitim ve mesleki bilgi-beceriye sahip olmaması nedeniyle kent işgücü piyasasına girememekte, işgücü dışında kalarak genellikle ev kadını olmaktadır. İşgücüne katılmayan yaklaşık 17 milyon kadının 11,5 milyonu (%67,8) işgücüne katılmama nedeni olarak "ev kadını" olmalarını göstermektedir. Bu olgu hem kırda hem de kentte kadının işgücüne katılımını azaltmaktadır. Gelir azlığı nedeniyle çalışmak zorunda olan kadın, sosyal güvencesi olmayan enformel sektöre kaymakta ve düşük statülü-gelirli işlerde çalışmak zorunda kalmaktadır. Bu durum işgücü verilerine yansımamakta ve işsizlik oranları oldukça yüksek görünmektedir.
Ancak eğitimsiz ve donanımsız kadının yanında eğitimli ve genç kadın nüfusta da işsizlik oranlarının yüksek olması kadın istihdamını anlayabilmek bakımından önemli bir göstergedir. Kentte yaşayan en az lise mezunu olan genç kadın nüfusundaki işsizlik oranı aynı durumda olan erkeklerin iki katından fazladır (Kadınlar için işsizlik oranı %43, erkekler için ise % 20’dir.).
Bu durum büyük ölçüde gelir dağılımına da yansımaktadır. Kadın ve kız çocuklarının yaşamlarının her alanında gelir dağılımındaki bozulmadan en fazla etkilenen grup olduğu açıktır. Gelirin, dolayısıyla yaşam standartlarının düşüşü kadınları bir yandan daha çok marjinal işlerde çalışıp azalan geliri artırmaya zorlarken, diğer yandan, ev içi üretime ayırdıkları zamanı artırmıştır.
Kadın işgücünün en çok istihdam edildiği ikinci sektör hizmetler sektörüdür. Bu sektördeki iş alanlarından bazıları özellikle "kadınlar için uygun alanlar" olarak toplumsal kabul görmüşlerdir. Kadın işgücünün yer aldığı 3. sektör olan sanayi sektörü, özellikle imalat sanayi halen kadın işgücünün oldukça sınırlı olduğu bir sektör olma özelliğini korumaktadır. Oysa aynı sektörde emek yoğun sanayi dalları için kadınlar halen tercih edilen işgücü konumundadır. Her iki sektörde de özellikle kayıt dışı işyerlerinde yoğunlukla kadın ve çocuk işgücü her türlü sosyal hak /sosyal güvenceden yoksun şekilde çalıştırılmaktadır.
Çalışma yaşamına girebilen kadınların çalışma yaşamlarını kısa bir dönemde bitirmesi ve/veya kariyerde yükselme doğrultusunda tüm potansiyelini ortaya koyamamasının temel nedeni kadının ev ve iş yaşamını uzlaştırma konusunda yaşadığı sorunlardır. Kadın aile yaşamında çocuk bakımı yaşlı ve hasta bakımı gibi yükümlülükleri kocası ile ve/veya devletle paylaşmak durumundadır. Ancak ülkemizde kreş gündüz bakımevi gibi sosyal destek kurumları tüm çabalara karşın yeterli sayıya ulaşamamıştır.
Ülkemizde aktif sigortalı olarak çalışan toplam 11 milyon çalışanın yaklaşık 1.600.000'ni (yüzde 14,5) kadındır.
4.Dünya Kadın Konferansı sonrasında “Kadınlar ve Ekonomi”alanında ülkemizde yaşanan önemli gelişmeler şunlardır:
Tasarıda, doğum sonrası veya evlat edinme halinde çocuk bakımından dolayı babaya da izin verilmesi, sosyal güvenlik kurumları arasındaki farklı uygulamaların ortadan kaldırılması amacıyla ücretli ve ücretsiz izin sürelerinin eşitlenmesi öngörülmektedir. Bu amaçla iş yasaları ve Devlet Memurları Kanununda değişiklikler önerilmektedir.
Son yirmi yıldır dünyanın çeşitli ülkelerinde kadınların siyasal yaşamda daha iyi temsil edilmelerini sağlayacak destekleyici politikalar geliştirilmeye çalışılmaktadır. Kadınların karar alma süreçlerine eşit katılımı sadece adalet ve demokrasi talebi olmakla kalmayıp aynı zamanda kadının statüsünün geliştirilmesinin de gerekli bir koşuludur. Kadının her düzeyde yönetime faal katılımı sağlayarak ve karar almanın bütün düzeylerine toplumsal cinsiyet ana yaklaşımını yerleştirilerek eşitlik, kalkınma ve çağdaşlık hedeflerine ulaşılacaktır.
Türkiye’de kadınlar, yerel düzeyde oy hakkını 1930 yılında, ulusal düzeyde seçme ve seçilme hakkını ise 5 Aralık 1934 tarihinde elde etmiştir. Tek partili dönemde kadınların parlamentoya katılımı, Türkiye’nin bağımsız, modern bir ulus-devlet kurma çabaları çerçevesinde önemsenmiş ve bu bağlamda örtülü bir kota sistemi uygulanarak 1935 seçimleri neticesinde %4.6 (395 milletvekili içinde 18 kadın) oranında kadının parlamentoda yer alması sağlanmıştır. En son yapılan 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde Türkiye Büyük Millet Meclisindeki 550 milletvekilinin 24’ünü kadın milletvekilleri oluşturmuştur.
Türkiye’de kadınların sosyal ve ekonomik alandaki başarıları politik alana yeterli ölçüde yansıtılamamıştır. Siyasal yaşama katılımının ilk basamağı kabul edilebilecek yerel yönetimlerde de kadın temsili son derece sınırlıdır.
1989 yılında gerçekleştirilen seçim sonuçlarına göre İl Genel Meclisi üyelerinin binde 8’i, kadınken, 1999 yılında bu oran yüzde 1,4’e yükselmiştir. Ayrıca belediye başkanları arasında 1989 yılına kadar hiç kadın belediye başkanı bulunmazken, 1989 seçimlerinde belediye başkanlarının binde 2’si,1999 seçimlerinde ise 3216 belediye başkanından 20’si (binde 6’sı) kadınlardan oluşmaktadır. En son tarihli yerel seçimler 2004 yılı Mart ayında gerçekleşmiş, ancak henüz bu seçimlere ilişkin istatistiki bilgiler netleşmemiştir.
2001 yılı verilerine göre kamuda çalışan orta ve üst düzey yöneticilerin yüzde 29 ‘unun kadın olduğu görünmektedir. Bugüne dek tek kadın vali olarak atanmıştır. Türkiye’deki toplam 686 kaymakamın 14’ü kadındır. Ayrıca bir kadın vali yardımcısı ve 2 kadın kaymakam adayı bulunmaktadır.
Türkiye deki toplam hakim ve Cumhuriyet savcısı sayısı içindeki kadın oranı %18’dir.11 asil 4yedek olmak üzere 15 üyesi olan Anayasa Mahkemesinin 1 asil, 2 yedek üyesi kadındır. Kadın avukatların tüm avukatlar içindeki oranı %26’dır.Kadın noterlerin tüm noterler içindeki oranı %15.5’dir.
Tüm bu verilere dayanarak, yaşamın her alanında olduğu gibi çalışma yaşamında da kadınların statüsünün geleneksel çizginin dışına çıkmaya başladığı ancak üst düzey karar mekanizmalarının henüz eşit olarak paylaşılamadığı belirlenmektedir.
Doğum izinleri konusunda farklı sosyal güvenlik kuruluşlarına bağlı olarak çalışanlar arasında eşitliği sağlamak ve izin sürelerini Avrupa Birliği standartlarına uyumlu hale getirmek amacıyla bir Tasarı Taslağı hazırlanmıştır. 4857 ve 657 sayılı Kanunlara tabi olarak çalışanlar doğum öncesi 8 hafta, doğum sonrası 8 hafta ücretli izin kullanabileceklerdir. Süt izinleri ise ücretli izni takiben 1 yıl süre ile günde 1.5 saat olarak belirlenmiştir. Taslak ile doğum sonrası ücretli izni takiben 12 ay ücretsiz çocuk bakımı izninin, anne ve baba arasında paylaşılabilmesi imkanı getirilmiştir.
Avrupa Birliği kriterleri, ILO Sözleşmeleri ve Avrupa Sosyal Şartının ilgili hükümleri ve Hukukta Kadın Sempozyumu sonuçları da dikkate alınarak, Tasarı Taslağına evlatlık edinme durumunda söz konusu izin haklarından her iki ebeveynin yararlanması hususu dahil edilmiş, çalışmalar hala sürdürülmektedir.
Bilindiği gibi “töre cinayetleri” toplumumuzun kanayan yarası olmaya devam etmektedir. Bilhassa kadınların kocaları, babaları, erkek kardeşleri veya diğer yakın akrabaları tarafından namus sebebiyle öldürülmeleri töre cinayetleri olarak adlandırılmaktadır.
Bu tür cinayetlerde namus kavramının zedelenmiş olması genel hafifletici sebeplere ilaveten daha ağır bir tahrik olarak kabul edilerek suçun normalde karşılığı olan cezadan çok daha düşük bir cezanın verilebilmesini mümkün kılan Türk Ceza Kanunun 462. maddesi 19.6.2003 tarihinde TBMM tarafından kabul edilen 6. AB'ye Uyum Paketi çerçevesinde yürürlükten kaldırılmıştır.
Türk Ceza Kanunda reform yapılması için Türk Ceza Kanunu Yasa Tasarısı hazırlanarak hükümet tarafından Meclise sunulmuş ve TCK Tasarısı 20 Ekim 2003 tarihinde TBMM Alt Komisyonunda görüşülmeye başlanmıştır. Çalışmalar devam etmekte ve Tasarının görüşülmesi sırasında kamuoyu, sivil toplum örgütleri ve tüm kesimler görüşlerini TBMM'ye aktarmaktadırlar.
İnsan ticareti özelliklede kadın ve kız çocuğu ticareti konusunda Türkiye kısa zamanda bir çok gelişme kaydetmiştir.
Çeşitli Dünya Konferanslarının İzleme Faaliyetlerinin Koordinasyonuna Yönelik Çalışmalar :
Birleşmiş Milletler Dünya Konferanslarının izlenmesi, faaliyet alanlarına göre değişik devlet kurumlarınca yürütülmüş olsa da bazı özel mekanizmaların oluşturulması yoluyla önemli bir koordinasyon sorunu yaşanmamıştır. Söz konusu mekanizmalar genellikle koordinasyon kurulları olarak ve ilgili devlet kurumları ve/veya Genel Müdürlükler ve sivil toplum örgütleri temsilcileri tarafından oluşturulmuş olup, çeşitli fikirlerin oluşumu ve tartışılması için uygun bir zemin yaratmıştır. Bu bağlamda KSSGM diğer kurumlarla koordinasyon ve Birleşmiş Milletler Dünya Konferanslarının sonuçlarını değerlendirmek politika ve strateji belirlemek amacıyla çeşitli toplantılar düzenlemiştir. Toplantılar toplumsal cinsiyet perspektifinin ana plan ve politikalara yerleştirilmesi amacına yöneliktir.
Bu kapsamda bahsedilmesi gereken en çarpıcı örnek, Viyana İnsan Hakları Konferansının izlenmesine yönelik çalışmalar ve bu çalışmaların sonuçlarıdır. İzleme faaliyetleri ilk olarak İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanlığı bünyesinde oluşturulan İzleme Kurulunca yürütülmüştür. Söz konusu Kurul ilgili devlet kurumları, sivil toplum örgütü temsilcileri ve uzmanlardan oluşmuştur. Çok başarılı bir kurumsallaşma süreci sonrasında Kurul, İnsan Hakları Koordinatör Üst Kurulu Sekretaryası adı altında kalıcı bir yapıya dönüşmüş ve hükümet plan ve programlarına insan hakları boyutunun dahil edilmesi için çalışmıştır. Kuruluşundan hemen sonra da, İnsan Hakları Eğitimi 10 Yılı Ulusal Komitesini oluşturarak çalışmalar başlatmıştır. 1995 yılından itibaren ilk ve orta öğrenim müfredatına insan hakları ve kadının insan hakları derslerinin konulması yukarıda sözü edilen kurumsallaşma sürecinin getirdiği bir kazanım olarak görülebilir.
Kahire Nüfus Konferansının izlenmesi faaliyetleri ise Devlet Planlama Teşkilatının sorumluluğunda yürütülmüştür. Bu amaca yönelik bir Koordinasyon Kurulu oluşturulmuş olup, ilgili kurum temsilcileri ve sivil toplum örgütleri koordinasyon sürecinde aktif olarak yer almışlardır. Uygulayıcı birim olarak Sağlık Bakanlığı, Kahire Nüfus Konferansı hükümlerinin hayata geçirilmesi anlamında çok önemli bir rol üstlenmiştir. Uygulama ve izleme faaliyetlerinden bazıları şöyledir :
-Geleneksel kadın ve çocuk sağlığı ve aile planlaması yaklaşımı yerine yetişkinlerin, üreme yaşındaki kadınların, menopoz sonrası ve yaşlı kadınların üreme sağlığına yönelik, kadın sağlığı ve geniş kapsamlı üreme sağlığı yaklaşımı benimsenmiştir.
-Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planına, nüfus ve üreme sağlığı konularına yönelik amaç ve stratejiler eklenmiştir.
"Nüfus Planlaması Danışma Kurulu", Kahire Nüfus Konferansından sonra tekrar yapılandırılarak, devlet kurumlarından ve sivil toplum örgütlerinden temsilcilerin de yer aldığı "Kadın Sağlığı ve Aile Planlaması Danışma Kurulu"na dönüştürülmüştür. Ayrıca tüm ilgili tarafların işbirliğiyle "Kadın Sağlığı ve Aile Planlaması Eylem Planı" hazırlanmıştır. Söz konusu Eylem Planında, kadınlara özel sağlık hizmeti sağlanması, kadının güçlendirilmesi, kamu sağlığı, eğitimi ve sağlık personeline toplumsal cinsiyet duyarlılık eğitimi verilmesi gibi konulara yer verilmiştir.
İlk defa 1997 yılında, kadın sağlığı konusunda çalışan 17 sivil toplum örgütü bir araya gelerek, KASAKOM isimli bir komisyon oluşturarak az gelişmiş yörelerdeki kadınların üreme sağlığı düzeyinin iyileştirilmesine yönelik bir proje hazırlamışlardır. Söz konusu proje KSSGM kanalıyla Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı tarafından finanse edilmiştir.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
KURUMSAL GELİŞME
Avrupa'da birçok ülkede, kadın-erkek eşitliği konusunda kurumsallaşma süreci 1970'li yıllara denk düşerken bizim ülkemizde Kadın-erkek eşitliğinin devlet içinde kurumsallaşma süreci 1987 yılında Devlet Planlama Teşkilatı bünyesinde kurulan Kadına Yönelik Politikalar Danışma Kurulu ile başlamıştır. 5. Beş Yıllık Kalkınma Planında tüm sosyal kesimlere gerekli koordinasyon ve destek hizmetleri ile ulaşılması hedeflendiğinden DPT tüm kesimleri ayrı ayrı program haline getirmiştir. Plan kapsamı dışında kalan kesimlerden "kadın konusunda toplumsal gelişmelerin yanı sıra uluslararası sözleşme ve kararlar doğrultusunda 1985 yılından itibaren DPT tarafından kadın konusunda bir sektör oluşturulması kararı alınmıştır. Bu doğrultuda ilk kez, 1987 yılında Sosyal Planlama Genel Müdürlüğü içinde "Kadına Yönelik Politikalar Danışma Kurulu" kurulmuştur. Türkiye'de ilk resmi ulusal mekanizma olan Danışma Kurulu'nun kadın konusunun bir sektör haline getirilmesi ve beş yıllık planlara kadın konusunda politika tedbirlerinin konulması görevlerini üstlendiği anlaşılmaktadır.
BM Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi, Nairobi ileriye Yönelik Stratejileri ve 6. Beş Yıllık Kalkınma Planı kadınla ilgili koordinatör veya icracı bir birim kurulmasını gerekli kılmıştır. Kadınlara eşitlik içinde, sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasi alanlarda hak ettikleri statüyü kazandırmak üzere şimdiki adıyla Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü 1990 yılında "Kadının Statüsü ve Sorunları Başkanlığı" adıyla ve Başbakana bağlı olarak kurulmuştur.
Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü, kadına karşı her türlü ayrımcılığı önlemek, kadın haklarını geliştirmek, kadını ekonomik, sosyal ve kültürel yaşamın tüm alanlarında etkin hale getirmek, kalkınmanın fırsat ve olanaklarından eşit biçimde yararlanmalarını sağlamak için temel politika ve programlara esas olacak çalışmaları yapmakla görevlidir.
Görev alanına giren konularda kamu kurum ve kuruluşları, yerel yönetimler ve başta gönüllü kadın kuruluşları olmak üzere hükümet dışı kuruluşlarla işbirliği yapmak, bu kuruluşlar arasında bir ağ oluşturmak konusunda önemli bir işlev üstlenmiştir.
Ancak, Genel Müdürlük kuruluşundan sonraki tarihlerde Teşkilat Yasası ile ilgili olarak çeşitli sorunlar yaşamış, Kanun Hükmünde Kararname ile yeniden yapılandırılmış, ardından sözkonusu Kanun Hükmünde Kararnamenin iptali ile Teşkilat yasası da iptal olmuştur. Anayasa Mahkemesi'nin bu iptal kararlarından sonra Genel Müdürlük 10 yıldan fazla bir süredir kalıcı bir yapıya kavuşturulmadığından çok kısıtlı bir bütçe ve personelle yasal statüsü olmaksızın çalışmalarını sürdürmektedir.
Türkiye'de toplumsal cinsiyet perspektifinin tüm politika, plan ve programlara yerleştirilmesi halen sürmekte olan bir çabadır. Bu çabada, Türkiye ulusal ve bölgesel değerlere duyarlı aynı zamanda da evrensel bir yaklaşımla kurumların toplumsal cinsiyet eşitliğine bakış açılarında daha açık fikirli olmalarına yönelik stratejiler planlamıştır.
Genel Müdürlüğün bağlı olduğu Devlet Bakanlığı politika önerilerinin somut politikalara dönüştürülmesi amacıyla tüm ilgili bakanlıklarla bir diyalog ağı kurmuştur.
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı bünyesinde kurulan "Kırsal Kalkınmada Kadın Daire Başkanlığı", Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde "Kız Teknik Eğitim Genel Müdürlüğü" KSSGM'nin önemli partnerleridir.
Ayrıca, Devlet İstatistik Enstitüsü topladığı verileri cinsiyet temelinde de derlemekte olup, kurum bünyesinde 1994 yılında oluşturulan "Kadın İstatistikleri Şubesi" faaliyetlerini sürdürmektedir.
Tarihsel olarak toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadının ilerlemesi ulusal bütçede hak ettiği yeri alamamıştır. Bütçeden eşitlik ve kadının ilerlemesine yönelik olarak ayrılan pay sadece Genel Müdürlüğe ayrılan pay kadardır. Milli Eğitim ve Sağlık Bakanlıklarına ayrılan bütçenin bir kısmı da eşitlik alanındaki çalışmalara aktarılmaktadır (kız çocukları için teknik meslek okulları ve Anne ve Çocuk Sağlığı Genel Müdürlüğüne ayrılan pay v.b). Bunun yanı sıra, devlet bütçesinde uygun harcama sınıflandırmasının olmaması toplumsal cinsiyet eşitliği bağlantılı harcamalar konusunda kaba bir tahmin yapılmasına olanak tanımamaktadır.
Bütçe açıklarının giderilmesi amacıyla kamu harcamalarında önemli ölçüde kısıtlama yapılmıştır. Devlet bütçesinde bu önemli kısıtlama, ulusal mekanizmayı ve faaliyetlerini hem niteliksel hem de niceliksel olarak etkilemiştir. Ulusal mekanizmanın devlet bütçesinden aldığı pay son yıllarda daha da düşmüştür.
Kadınların ilerlemesinde kurumsal mekanizmaların oluşturulması çerçevesinde Üniversiteler bünyesinde kadın konusunda araştırma ve uygulamalar yapmak üzere ilki 1989 yılında İstanbul’da olmak üzere 14 üniversitede Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezinin kurulması önemli gelişmeler arasında yer almaktadır. İstanbul, Ankara, Orta Doğu Teknik Üniversitesi ve Ege Üniversitesinde kadın konusunda yetişmiş insan gücü oluşturmak amacıyla yüksek lisans eğitimi programları düzenlenmektedir.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
TEMEL ZORLUKLAR VE BUNLARLA BAŞA ÇIKMA YOLLARI
Türkiye Cumhuriyeti kadın konusuna ilişkin olarak dünyada istisnai ve özgün bir tarihsel deneyim yaşamıştır. Kadınların ilerlemelerine ve güçlenmelerine ilişkin olarak günümüzde alınan bütün kararlarda kaçınılmaz olarak bu tarihsel deneyimi yansıtır niteliktedir. 1923 yılında Cumhuriyetin kurulması ile Müslüman nüfusun İslam dininin kurallarına tabii olduğu Osmanlı İmparatorluğu’ndan, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrıldığı ve hukukun tamamen laik esaslara dayalı olduğu toplumsal-siyasal düzene çok hızlı ve oldukça ani bir geçiş yaşanmıştır.
Bu ani geçiş ve laik hukukun benimsenmesi ile kadınların eğitim, çalışma yaşamı, siyaset gibi kamu alanlarına açılması mümkün kılınmış ve eşitlikçi kamu politikaları ile devlet bu katılımı özendirmiş ve desteklemiştir. Bu politikalar sonucunda 1930’lu ve 40’lı yıllarda Türkiye’de kadınlar açısından döneminin dünyadaki en ileri kadın erkek eşitliği standartlarını benimseyen bir dönüşüm gerçekleştirilmiştir. Kadın-erkek eşitliğinin sağlanması ve kadınların kamu alanına çıkmasının devlet eli ile desteklenmesi ve radikal biçimde değiştirilen yasalar ve dönüştürülmeye çalışılan ayrımcı toplumsal gelenek ve değerler bu dönüşümün ana eksenlerini oluşturmuştur.
Ancak, devlet eliyle desteklenen bu politikalarla Türkiye Cumhuriyeti’nin değişen toplumsal, politik ve ekonomik koşullarının değişmesi bu alanda ihtiyaç duyulan her türlü düzenlemenin devletten beklenmesini de beraberinde getirmiştir. Bu nedenle, 1960’lı yıllarda batı dünyasında hızla gelişen, kapsamı genişleyen ve özellikle de “özel alan” bağlamında eşitlik talep eden, yeni kadın hakları anlayışlarının Türk toplumunda yaygınlaşmasını geciktirmiştir. Özel alana da yönelik olan eşitlik talepleri 1980’li yıllarla beraber Türk toplumunda, özellikle de kadın hareketi tarafından giderek artan bir şekilde dile getirilmeye başlanmıştır.
1990’lı yıllara gelindiğinde bu taleplerin de etkisiyle kadın-erkek eşitliği, kadınların ilerlemesi ve güçlenmesi gibi noktalarda bazı ciddi sorun alanları olduğu kabul edilmeye başlanmıştır. Özellikle Cumhuriyetin ilk dönemlerinde kaydedilen önemli artışlara karşın, kadın ve kız çocukların eğitiminin ülkenin değişik bölge ve yörelerinde, kent ve kır ortamlarında çok farklı düzlemlerde gerçekleştirilebilmiş olması; kadınların sağlık hizmetlerinden yararlanmalarında, özellikle de üreme sağlığına ve ana-çocuk sağlığına ilişkin olarak yeterince başarı sağlanamamış olması ve bölgesel ve kır kent ayrımına dayalı farkların devam ediyor olması, Cumhuriyet yasaları ile kamu alanına açılma haklarını kazanan kadınların çalışma yaşamı ve ekonomik kaynakların dağılımından ve siyasal karar verme yetkisinden her şeye karşın gerçekte eşitsiz biçimde yararlanabiliyor olmaları günümüzde belli başlı problem alanları olarak ortadadır.
Bu olguların arka planında ise ekonomik nedenler kadar kadın erkek eşitsizliği ve kadınlara karşı ayrımcılığı destekleyen ve yeniden üreten bir sosyo-kültürel yapının varlığı yatmaktadır. Bu yapının en somut örneklerini aşağıdaki sorun alanları ortaya koymaktadır.
Halen varlığını sürdüren ataerkil değer yargıları ve istenmeyen ekonomik koşullar, kız çocuklarının eğitim durumunu olumsuz etkilemektedir. Eğitime yönelik bütçe kesintileri, özellikle alt gelir gruplarındaki kadın ve kız çocuklarının bu kaynaklara erişimini oldukça etkilemektedir.
Zorunlu temel eğitimin 5 yıldan 8 yıla çıkartılması, Milli Eğitim Bakanlığının kadın-erkek okuryazarlığı arasındaki eşitsizliğin giderilmesi ve yetişkinlere eğitimlerini devam ettirme olanağı tanınması amacıyla sunduğu çeşitli hizmetlerin bu sorunun giderilmesine yardımcı olacağı beklenmektedir.
-Kadın işgücü ucuz emek olarak emek-yoğun iş kolları olan tekstil, gıda, hazır giyim, tütün gibi sanayi dallarında yoğunlaşmıştır. Ancak, tarım sektörü ile karşılaştırıldığında bu sektörlerdeki kadın işgücü oranı düşüktür.
-İş piyasasında iş ve mesleklerin "kadın işleri" ve "erkek işleri" olarak ayrışıp toplumsal kabul görmesinden dolayı, kadınlar ancak geleneksel kadın mesleklerinde yoğunlaşmakta, açık iş olmasına rağmen erkek işi olarak tanımlanan işlere başvuramamaktadırlar. Böylece kadınlar, daha düşük statülü ve ücretli işlerde çalışmaya razı olmaktadırlar.
-Tarım sektöründe çalışan kadınların ücretsiz aile işçisi konumunda olmalarının yanısıra, sanayi ve hizmetler sektöründe çalışan kadınlar da iş kolu veya işyerinin en alt kademelerinde yoğunlaşmaktadırlar. Düşük statülü işler, düşük ücretleri, süreksiz ve geçici çalışmayı, sosyal güvencesizliği beraberinde getirmektedir.
-Kadınların eğitim düzeyi arttıkça, işgücüne katılım olanakları artmaktadır. Ancak, halen eğitimin her kademesinde kadınlar aleyhine bir eşitsizlik söz konusudur. Bu eşitsizliğin gelecekte giderilmesi ümit edilse bile, kadın emeğine vasıf kazandırabilmek için örgün eğitim yanında bilgi ve beceri geliştirmeye yönelik yaygın eğitime ihtiyaç vardır.
-Kadınların hem çalışma yaşamına girerken, hem de girdikten sonra karşılaştığı cinsiyete dayalı ayrımcılık önemli bir engeldir. Belli iş ve mesleklere kadınların kabul edilmemesi, görev dağılımında adil davranılmaması, ekonomik kriz dönemlerinde önce kadınların işten çıkarılması, ücretlerin düşük tutulması başlıca ayrımcılık örnekleridir.
-Kadınlar SSK, Bağ-Kur yada Emekli Sandığı'na bağlı olduklarında sosyal güvenlik kapsamına girmektedirler. Ancak bir işyerinde çalışmasına rağmen sigortalı olmayan çok sayıda kadın vardır. Ev kadınlarına isteğe bağlı sigortalılık imkanı sağlayan Bağ-Kur uygulaması primlerin yüksekliği, ödemede eşe bağımlı olma ve bilgisizlik gibi nedenlerle sınırlı kalmaktadır.
Çalışma yaşamına girebilen kadınların çalışma yaşamlarını kısa bir dönemde bitirmesi ve/veya kariyerde yükselme doğrultusunda tüm potansiyelini ortaya koyamamasının temel nedeni kadının ev ve iş yaşamını uzlaştırma konusunda yaşadığı sorunlardır. Kadın aile yaşamında çocuk bakımı yaşlı ve hasta bakımı gibi yükümlülükleri kocası ile ve/veya devletle paylaşmak durumundadır. Ancak ülkemizde kreş gündüz bakımevi gibi sosyal destek kurumları tüm çabalara karşın yeterli sayıya ulaşamamıştır.
Azalan düzeyine rağmen bebek ölümleri gelişmiş ülkelerdeki orandan on kez daha yüksektir. Doğum sırasında meydana gelen ölümlerin yüksek oranlardaki bebek ölümlerine sebep olması, hamilelik hizmetlerinin geliştirilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Uygun hizmetlerin etkili kullanımı özellikle kadınların ileri eğitim düzeylerini de gerektirmektedir.
Aile planlamasında giderilmeyen ihtiyaçların bir sonucu olarak, hamilelik istememelerine rağmen eşlerin %35’i ya hiç (%10) ya da etkili bir(%25) aile planlama yöntemi kullanmamaktadır. Yukarıda belirtildiği gibi, istemli düşük oldukça yüksektir, ancak, Türkiye’de kabul edilmesine rağmen, kürtaj sonrası doğum kontrol yöntemi kullanımı oldukça sınırlıdır. Üreme sağlığı hizmetleri ergenler ve daha yaşlı kadınlar tarafından önemli şekilde ihmal edilmektedir. Üreme sağlığı programlarında erkek katılımı ise önemsiz düzeylerdedir.
-Karar mekanizmalarında yer almada ve güç paylaşımında kadınlar dezavantajlı durumdadır. Malvarlığına sahip olma açısından da kadınlarla erkekler arasında büyük fark vardır. Süregelen toplumsal güç paylaşımı veya rol dağılımı, kadınların ekonomik bağımsızlığını kısıtlamıştır. Oysa siyaset belli düzeyde ekonomik güç gerektirmektedir. Kadınlar, siyasal katılım açısından olmazsa olmaz koşul olarak kabul edilen güçten yoksundur.
-Ekonomik boyutun ötesinde, geleneksel işbölümü ile siyasal hayatı beraber yürütmek sorunlar yaratmaktadır. Siyasal yaşamın erkeklerin davranış kalıplarına göre ve erkekler tarafından düzenlenmiş olması, ailevi görevlerine öncelik tanıyan kadınların siyasi hayatın çalışma koşullarına uyum sağlamasını zorlaştırmaktadır. Ayrıca aile görevleri ile mesleki faaliyetleri için ayırmak istedikleri zaman arasındaki çatışma, kadınların böyle bir mücadeleyi göze almalarını engellemektedir.
-Daha da önemlisi, süregelen geleneksel toplumsallaşma kalıpları, kadınları siyasetle ilgilenmeye teşvik etmemektedir. Kadınların olduğu gibi erkeklerin toplumsallaşmaları da yerleşik değerlerin ve geleneklerin devamını sağlar. Bu durumda kadınların siyaset yarışını üstlenme hırsına sahip olarak yetiştirilmeleri olağan dışıdır. Dolayısıyla siyaseti asli görevleri arasında görmeyen kadınlar güç paylaşımı ve karar mekanizmalarında yeterince temsil edilememektedir.
-Kadınlarımızın siyasal haklarını gerektiği gibi kullanmalarını engelleyen diğer bir faktör de eğitim konusudur. Kadınlar, formal eğitimi yüksek olsa bile, yasalarımızda kendilerine tanınan haklar konusunda genel olarak yeterince eğitimli, bilinçli değildir. Ancak son yıllarda üniversitelere bağlı olarak açılan ve bugün sayısı 14’e ulaşan Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezleri, bu konuda eğitim programları düzenlemektedir.
-Kadınların güç paylaşımında ve karar mekanizmalarındaki elverişsiz konumunu ilişkilendirebileceğimiz diğer bir faktör de siyasetin yapısına ilişkindir. Önseçim sistemi içinde kadın aday kendini delegelere kabul ettirmek zorundadır. Ancak toplumda kadınlar için uygun görülen davranış kalıplarıyla politikacılar için uygun görülen davranış kalıpları tamamen zıt olduğu için kadın politikacılar daha çetin bir mücadeleyi başarmak zorunda kalmaktadır.
-Ayrıca, genç yaşta evlilik veya eğitim gibi nedenlerle doğdukları yerden ayrılmak zorunda kalmalarına bağlı olarak yöre ile olan ilişkilerinin, hemşehrilik bağlarının zayıflaması siyasete girmek isteyen kadınların o yöreden aday gösterilme şansını azaltmaktadır.