BAŞBAKANLIK
KADININ STATÜSÜ VE SORUNLARI GENEL MÜDÜRLÜĞÜ










PEKİN EYLEM PLATFORMUNUN UYGULANMASINA YÖNELİK SORU FORMUNA VERİLEN YANIT








MAYIS,1999
ANKARA





Bu belge, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu ve Birleşmiş Milletler Kadının Statüsü Komisyonu oturumlarında kullanılmak üzere Birleşmiş Milletler tarafından iletilen soru Formuna yanıt olarak hazırlanmıştır.


Giriş[1]:

Türkiye Cumhuriyeti kadın konusuna ilişkin olarak dünyada istisnai ve özgün bir tarihsel deneyim yaşamıştır. Kadınların ilerlemelerine ve güçlenmelerine ilişkin olarak günümüzde alınan bütün kararlarda kaçınılmaz olarak bu tarihsel deneyimi yansıtır niteliktedir. 1923 yılında Cumhuriyetin kurulması ile ülkemizde nüfusunun çok büyük bir bölümü Müslüman olan (%99) ve cemaatlerin kendi dini değer ve yasaları ile yönetildiği, dolayısıyla çoğunluğu oluşturan Müslüman nüfusun İslam dininin kurallarına tabii olduğu Osmanlı İmparatorluğu’ndan, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrıldığı ve hukukun tamamen laik esaslara dayalı olarak formule edildiği bir toplumsal-siyasal düzene çok hızlı ve oldukça ani bir geçiş yaşanmıştır.

Kadın-erkek eşitliğinin sağlanması ve kadınların kamu alanına çıkmasının devlet eli ile desteklenmesi ve radikal biçimde değiştirilen yasalar ve dönüştürülmeye çalışılan ayrımcı toplumsal gelenek ve değerler bu dönüşümün ana eksenlerini oluşturmuştur. Laik hukukun benimsenmesi ile kadınların eğitim, çalışma yaşamı, siyaset gibi kamu alanlarına açılması mümkün kılınmış ve eşitlikçi kamu politikaları ile devlet bu katılımı özendirmiş ve desteklemiştir. Bu politikalar sonucunda 1930’lu ve 40’lı yıllarda Türkiye’de kadınlar açısından döneminin dünyadaki en ileri kadın erkek eşitliği standartlarını benimseyen eşi benzeri az görülmüş bir dönüşüm gerçekleştirilmiştir.

Ancak, bir yandan bu deneyimin yarattığı toplumsal tatmin , bir yandan da Türkiye Cumhuriyeti’nin değişen toplumsal, politik ve ekonomik koşulları, 1960’lı yıllardan bu yana batı dünyasında hızla gelişen, kapsamı genişleyen ve özellikle de “özel alan” bağlamında eşitlik talep eden, “de jure” eşitlik kadar “de facto” eşitliği vurgulayan yeni kadın hakları anlayışlarının Türk toplumunda yaygınlaşmasını geciktirmiştir. Bu tür talepler ancak 1980’lerden bu yana Türk toplumunda, özellikle de kadın hareketi tarafından giderek artan bir şekilde dile getirilmeye başlanmıştır.

1990’lı yılların ortalarına gelindiğinde ülkede var olan tablo, kadın-erkek eşitliği, kadınların ilerlemesi ve güçlenmesi gibi noktalarda bazı ciddi sorun alanları olduğunu gösterir niteliktedir. Özellikle Cumhuriyetin ilk dönemlerinde kaydedilen önemli artışlara karşın, kadın ve kız çocukların eğitiminin ülkenin değişik bölge ve yörelerinde, kent ve kır ortamlarında çok farklı düzlemlerde gerçekleştirilebilmiş olması; kadınların sağlık hizmetlerinden yararlanmalarında, özellikle de üreme sağlığına ve ana-çocuk sağlığına ilişkin olarak yeterince başarı sağlanamamış olması ve bölgesel ve kır kent ayrımına dayalı farkların devam ediyor olması, Cumhuriyet yasaları ile kamu alanına açılma haklarını (de jure) kazanan kadınların çalışma yaşamı ve ekonomik kaynakların dağılımından ve siyasal karar verme yetkisinden her şeye karşın gerçekte (de facto) eşitsiz biçimde yararlanabiliyor olmaları günümüzde belli başlı problem alanları olarak ortadadır.

Bu olguların arka planında ise ekonomik nedenler kadar kadın erkek eşitsizliği ve kadınlara karşı ayrımcılığı destekleyen ve yeniden üreten bir sosyo-kültürel yapının varlığı yatmaktadır.

BİRİNCİ BÖLÜM

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Kadının İlerlemesi: Genel Bakış
1. Pekin Eylem Platformunun Uygulanışı

Türkiye, 1995 yılında gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler 4. Dünya Kadın Konferansına devlet ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcilerinden oluşan geniş ve etkin bir heyetle katılım sağlamıştır. Pekin Deklarasyonu ve Eylem Planını da çekince koymaksızın kabul eden ülkeler arasında yer alan Türkiye, bu Konferans kapsamında üç temel hedef (ve bir dizi bunlara bağlı alt hedefler) saptayarak, uluslararası camiaya 2000 yılına kadar bu amaçları gerçekleştirme taahhüdünde bulunmuştur. Söz konusu taahhütler,
a)Türkiye tarafından 1985 yılında kabul edilmiş olan Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’ne o tarihte konulmuş olan çekincelerin 2000 yılına kadar kaldırılması;
b)1994 yılı temel alınarak 2000 yılına kadar anne ve çocuk ölümlerinin %50 azaltılması;
c)Beş yıl olan zorunlu ilk öğretimin 8 yıla çıkarılarak 1994 itibariyle % 28.9 olan kadın okumaz yazmazlığının ortadan kaldırılması.

4. Dünya Kadın Konferansı öncesi ve sonrasında Türkiye’de bu konferansın temaları, anlamı ve ülkemizin taahhütleri konularında yaygın ve duyarlı bir kamuoyu oluşturulmuştur. Bu çabada başta Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı ve Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü olmak üzere, çeşitli devlet organları, özellikle kadın derneklerinin başı çektiği bazı sivil toplum kuruluşları; konuya ilgi gösteren görsel ve yazılı medya araçları ve üniversiteler bünyesinde faaliyet gösteren Kadın ve Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Merkezlerinin etkisi olmuştur. Ulusal Eylem Planı işte bu duyarlılık ve kurum ve kişiler arası işbirliği ortamından yararlanarak Pekin Eylem Platformu kararlarının uygulanması ve Türkiye’nin 4. Dünya Kadın Konferansında yaptığı taahhütlerin yaşama geçirilmesini sağlamak amacı ile hazırlanmıştır. Pekin Konferansı sürecinde Türkiye tarafından benimsenen genel anlayış doğrultusunda Ulusal Eylem Planı değişik kesimlerden kadın kuruluşlarının temsilcileri, akademik uzmanlar ve devletin ilgili birimlerinden gelen temsilcilerin katılımı ile oluşan bir komisyonun çalışmaları ile Aralık 1996’da hazırlanmış ve Birleşmiş Milletlere gönderilmiştir.

· Temel Kazanımlar :

a) Pekin Konferansından bu yana kadınların güçlenmesine yönelik olarak Türkiye’de atılan en önemli adımlardan biri 1997’de 8 yıllık zorunlu eğitimin kanunlaşmış ve uygulamaya geçilmiş olmasıdır. Ülkede kadın eğitimi alanında önemli darboğazlardan biri zorunlu eğitim sonrası kız çocuklarının orta öğrenime devam oranlarının ekonomik ve kültürel nedenlerle düşük olmasıdır. Zorunlu eğitimin 8 yıla çıkarılması ile kız çocuklarının eğitim düzeyinin yükseltilmesi hedeflenmektedir. Bu uygulamanın kritik yaş grubundaki kız çocuklarının eğitimde daha uzun süre kalmasını sağlayarak kendi ben'lerine ilişkin bilinçlenmelerine katkıda bulunması beklenilmektedir. Bunun yanı sıra, önceleri 5 yılın sonunda farklı mesleki teknik öğrenim dallarına (ve bu arada dini eğitime) yönlendirilebilen kız çocuklarının 8 yıllık zorunlu eğitime geçilmesi ile, eğitim alanı seçimlerinde daha etkin ve özgür olmaları planlanmaktadır. Bu uygulama ile eğitim sistemi içerisinde daha uzun süre kalacak olan kız çocuklarının evlilik ve ilk doğum yaşlarının da yükselmesi beklenmektedir.

b) Pekin ve Kahire Konferanslarının izlenmesi kapsamında, kadın sağlığının iyileştirilmesi amacına yönelik Ulusal Stratejik Plan ve Eylem Planı hazırlanmıştır. Kadınların sağlıkla ilgili problemlerine çözüm bulmak amacıyla, sektörler-arası işbirliği olanaklarının geliştirilmesi, aile planlamasına dair kanun, ve fiziki yapının ve insan kaynağının eğitimine verilmiş olan önem başlıca kazanımlardır. 1998 de gerçekleştirilen Nüfus ve Sağlık Araştırması ön değerlendirmelerine göre, kadın sağlığı konusunda genel bir iyileşme olduğu saptanmıştır. Söz konusu araştırmaya göre; 1980-1985 döneminde % 4.1 olan doğurganlık oranı 1995-1998 döneminde % 2.6 olarak hesaplanmıştır. Son zamanlarda bebek ölüm oranlarında da kayda değer bir düşüş olduğu ve 1994 itibariyle binde 53 olan bebek ölüm oranının binde 43'e düştüğü yine bu raporda belirtilmektedir. Benzer düşüş eğilimi anne ölümlerinde de gözlenmektedir.

c)Diğer bir çarpıcı kazanım, Ailenin Korunmasına Dair Kanunun 17.01.1998 tarihinde kabul edilmesidir. Bu yasa ile Türkiye Cumhuriyeti hukuk sisteminde ilk defa aile içinde şiddet konusuna özel bir yasa kapsamında yaklaşılmıştır. Reform nitelikli Yasa, aile içi şiddet vakalarında üçüncü şahıslara şikayet hakkı tanımakta ve şiddet uygulayan aile bireyinin evden ve kurbanlardan uzaklaştırılmasını mümkün kılmaktadır.

d) Mayıs 1997 tarihi itibariyle Türk Medeni Kanununun 153. Maddesinde değişiklik yapılarak, kadınlara evlendikten sonra da isterlerse kızlık soyadlarını kullanabilme hakkı getirilmiştir.

e) 1998 yılında Gelir Vergisi Kanununda yapılan değişiklikle evli kadına, evlilik birliğinden bağımsız olarak vergi beyannamesi verme hakkı getirilmiştir. Bu değişiklikle gelir sahibi aile üyelerinden her biri ferdi olarak vergi mükellefi olabileceklerdir.

f) 1996 yılında Anayasa Mahkemesi, Türk Ceza Kanununun erkeğin zinasına ilişkin 441. maddesini, yine aynı Yasanın kadının zinasını düzenleyen 440. maddesiyle çeliştiği ve eşitlik ilkesine aykırı olduğu gerekçesiyle iptal etmiştir. Kadın ve erkeğin zinasını düzenleyen söz konusu 440 ve 441 maddeler arasındaki farklı yaklaşım aynı zamanda Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) hükümlerine de aykırılık teşkil etmekteydi. Söz konusu iptali müteakiben, Anayasa Mahkemesi 1998 yılında kadının zinasını düzenleyen 440. maddeyi de aynı gerekçelere dayanarak iptal etmiştir. Hali hazırdaki durumda Ceza Yasası açısından zina bir suç olarak tanımlanmamakta ancak her iki eş için de boşanma sebebi olma unsurunu taşımaya devam etmektedir.

g) Resmi kimlik belgelerinde medeni durum bölümünde yer alan "evli/bekar/dul/boşanmış" gibi ifadelerin kullanımı 1997 yılında değiştirilerek sadece "evli" veya "bekar" tanımlamasının kullanılması uygulaması getirilmiştir. Söz konusu uygulama özellikle boşanmış veya dul olan kadınların olası olumsuz tavırlara karşı korunması amacına yöneliktir.

h) 1998 yılında , TBMM'nin kuruluşundan itibaren ilk defa Meclis bünyesinde toplumsal cinsiyet ayrımcılığını araştırılması amacıyla bir Araştırma Komisyonu oluşturulmuştur. Haziran 1998 tarihinde çalışmalarını tamamlayan Komisyonun hazırladığı nihai raporda, Türkiye’nin Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesine koyduğu çekincelerin kaldırılması, toplumsal cinsiyet perspektifinin ana plan ve politikalara yerleştirilmesi, kadınların güçlendirilmesine yönelik olarak eğitim, siyaset ve çalışma yaşamında geçici özel önlemler uygulanmasının getirilmesi ve TBMM bünyesinde kalıcı bir Eşitlik Komisyonunun kurulmasına yönelik öneriler yer almıştır.

Kadın ve kız çocuklarının öncelikli olmayan alanlardaki durumu:

Ulusal öncelikler bölümünde açıklandığı üzere, Türkiye için kritik alanların seçimi yapılırken kullanılan çerçeve, ülkenin tarihsel deneyimi ışığında kadınların insan hakları alanının bütün diğer alanları kesen bir başlık olarak görülmüş olmasıdır. Bu bağlamda düzenleyici politikalar çerçevesinde yapılan (de jure) iyileştirmeler ve kadının güçlenmesine yönelik alanlardaki (de facto) kazanımlar kadınların insan haklarının tanınması, korunması ve geliştirilmesinde etkili olmuştur. Bu alanda durumda 1995 öncesine oranla bariz iyileşme vardır. Bu konuya Temel Kazanımlar bölümünde atıfta bulunulmaktadır.

· Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Kamu Politikaları :

Türkiye'deki duruma bakıldığında, diğer kamu politikaları içinde toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadının ilerlemesine yönelik politikalara öncelik verilmiş olduğunu söylemek zordur. Tüm dünyada olduğu gibi bürokrasinin toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarına duyarlı olmaması söz konusu politikaların benimsenmesi önünde önemli engellerden birini teşkil etmeye devam etmektedir. Bu çerçevede, Türkiye'deki durum da bir istisna teşkil etmemektedir. Bununla beraber Türkiye'de kadına yönelik ulusal mekanizma etkili ve çok taraflı işbirliklerine olanak sağlayan stratejilerin hazırlanması amacıyla, kadın konusuyla ilgili kurum ve sivil toplum örgütleriyle sıkı bir bağ içinde olmayı hedeflemektedir.

· Kritik Alanlar:

Ülke şartları ve öncelikleri ayrıca Türkiye'nin 4. Dünya Kadın Konferansında bildirmiş olduğu taahhütler de göz önüne alınarak, Pekin Eylem Platformundaki 12 kritik alandan 8'i Türkiye'nin Ulusal Eylem Planında kritik alan olarak belirlenmiştir. 8 öncelikli kritik alan şunlardır :
Kadın Eğitimi ve Öğrenimi,
Kız Çocukları,
Kadın ve Sağlık,
Kadına Yönelik Şiddet,
Kadın ve Ekonomi,
Yetki ve Karar Alma Sürecinde Kadın,
Kadınların İlerlemesinde Kurumsal Mekanizmalar,
Kadın ve Medya

Pekin Eylem Platformu’nun on iki kritik alanının içerisinde Türkiye Cumhuriyeti’nin Ulusal Eylem Planı çerçevesinde benimsediği öncelikli kritik alanların seçimi yukarıda açıklanan koşullar göz önüne alınarak yapılmıştır. Seçilen “öncelikli kritik alanları” üç ana kategoride toplamak mümkündür. Bunlardan birincisi toplumda kadın nüfusun güçlenmesinin vazgeçilmez koşulu olarak düşünülen ardyetişim (eğitim, sağlık, kız çocuğu, ekonomi) alanları; ikincisi, Türkiye’ye özgü tarihsel deneyim tarafından önemi açıkça kanıtlanmış olan, konuya devletin öncü ve fiili katkısının sağlanması hususu (ulusal mekanizmalar); ve üçüncüsü ise kadın erkek eşitsizliği ve kadına karşı ayrımcılığın, toplumsal-kültürel değerlerle meşrulaştırılmasında ve yeniden üretilmesinde önemli rol oynadığı bilinen din, töre, gelenek ve “özel alan” değerlerini dönüştürmek için etkili olacağı düşünülen uygulama (kadına karşı şiddet, kadın ve medya, yetki ve karar alma mekanizmalarında kadın) alanlarıdır.

·Toplumsal Cinsiyet Perspektifinin Ana Plan ve Politikalara Yerleştirilmesi :

Türkiye'de toplumsal cinsiyet perspektifinin tüm politika, plan ve programlara yerleştirilmesi halen sürmekte olan bir çaba olup, henüz bu sürecin başlarında olunduğu söylenebilir. Bu çabada, Türkiye ulusal ve bölgesel değerlere duyarlı aynı zamanda da evrensel bir yaklaşımla kurumların toplumsal cinsiyet eşitliğine bakış açılarında daha açık fikirli olmalarına yönelik stratejiler planlamıştır.

Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı politika önerilerinin somut politikalara dönüştürülmesi amacıyla tüm ilgili bakanlıklarla bir diyalog ağı kurmuştur. Söz konusu diyalog çabalarının sonuçlarına verilebilecek en iyi örnek, merkeziyetçi yapıdan uzaklaşmak amacıyla valilikler bünyesinde oluşturulmuş olan kadının statüsü birimleridir. Bakanlığın taşra teşkilatı olmaması nedeniyle düşünülmüş olan bu birimler ilk etapta 12 il valiliği bünyesinde kurulmuştur. Söz konusu birimler bilgilendirme ve hizmet merkezleri olarak çalışmalarına başlamışlardır.

Daha önceki bölümde de bahsedilmiş olan Meclis bünyesinde kalıcı bir Toplumsal Cinsiyet Eşitlik Komitesinin oluşturulması çabaları da toplumsal cinsiyet ana akım stratejisi olarak nitelendirilebilir. Devlet Planlama Teşkilatı da gerek 5 yıllık kalkınma planları gerekse yıllık programlarında toplumsal cinsiyet eşitliği ana akım politikalarına özel önem vermektedir.
· Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Kamu Yaklaşımı :

Kadın erkek eşitliği kavramının hem önemi, hem içeriği 1980’lerden bu yana Türk toplumunda sistematik ve hızlı bir değişime uğramıştır. Bu bağlamda 1990’lı yıllarda özellikle siyasi partiler ve medyanın kadın erkek eşitliği konusuna ve kadınların toplumdaki konumuna daha eşitlikçi ve ayrımcılık karşıtı bir perspektif ile yaklaştığı gözlemlenmektedir.

1980'li yıllarda kadın hareketinin canlanmasıyla birlikte, siyasi partiler parti programlarına toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarının dahil edilmesinin kamunun ilgisini çekme ve desteğini sağlamak anlamında etkili bir yöntem olduğunu kavramış ve buna yönelmişlerdir. Ancak pek çok parti programında yer almış olan toplumsal cinsiyet eşitliği sadece sözde kalmış olup parti genel söylemi içinde alması gereken önemli yeri alamamıştır. Bu kapsamda, bazı büyük partiler de dahil olmak üzere pek çok parti 1990'lı yıllarda kota uygulaması başlatmıştır. Kota uygulaması olumlu ayrımcılık kapsamında öncü bir uygulama olmasına rağmen, genelde partilerin iç politikaları ile sınırlı kalmış ve parlamenter temsile yansımamıştır.

Son yıllarda gerek medya gerekse önde gelen köşe yazarlarının konuya gösterdikleri ilgiyle kadınların siyasal hayata katılımı ve parlamentoda temsili ulusal gündem içinde yerini almıştır. Bu konuda kaydedilen başarıda , kadınların parlamentoda ve diğer hükümet organlarında temsilini artırmak amacıyla kurulmuş ve çalışmalarını sürdürmekte olan önde gelen sivil toplum örgütlerinden biri olan Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneğinin de (KADER) büyük payı vardır.

Yakın geçmişte gerek ulusal mekanizmanın gerekse sivil toplum örgütlerinin çabalarıyla kadına yönelik şiddet konusunda medyanın konuya duyarlılığı artırılmıştır.

1990'ların ortalarından itibaren tüm yurtta, akademik kurumlar bünyesinde kurulan Kadın Araştırmaları Merkezleri ve Kadın Çalışmaları Programlarında hızlı bir artış izlenmiştir. Ulusal mekanizma maddi kaynak desteği yoluyla söz konusu merkezlerin kurulmasında etkin bir rol oynamıştır. Bu merkezler, özellikle toplumsal cinsiyet eşitliği anlamında insan kaynağı yaratma ve hakim, yargıç gibi yargı çalışanları ve sendika yöneticilerine yönelik uygulanan kısa dönem toplumsal cinsiyet duyarlılık eğitim programlarında başarılı olmuşlardır. Yıllar boyu ulusal mekanizma ve akademik kurumlar arasında oluşturulan işbirliği, ulusal gündem içinde feminist perspektifin sürdürülebilirliğini sağlamıştır.

·Küresel Durum:

Türkiye, benzer konumdaki bir çok ülke gibi küreselleşmenin siyasi, sosyal ve ekonomik sonuçlarından derin bir şekilde etkilenmektedir. 1970’li yılların ikinci yarısında büyük borç krizine giren Türkiye, kriz ve krize eşlik eden diğer bozulmalar ( bütçe açıkları ve yüksek enflasyon oranları) nedeniyle ithal ikameci kalkınma politikalarını hızlı bir şekilde terk ederek ihracata yönelik büyüme stratejilerine geçmiştir.1980 yılı Ocak ayında ilk Yapısal Uyum Programı (YUP) yürürlüğe konmuştur. Tüm geleneksel yapısal uyum programları gibi Türkiye’de uygulanmaya başlanan yapısal uyum programı da iki elemandan oluşmuştur, istikrar ve yapısal uyum.

Yapısal Uyum Programı başlangıçta parasal faktörlere ağırlık verir iken, uygulamanın ileri aşamalarında ağırlık kamu sektörü, tarım sektörü, kamu iktisadi teşebbüslerine ilişkin düzenlemelere kaymıştır. Yapısal Uyum Programını oluşturan katı ücret sınırlamaları, mal-hizmet, para ve işgücü piyasaların deregülasyonu kadınları ve genç kızların ekonomik ve sosyal yaşama eşit katılımları açısından dolaylı da olsa önemli sonuçlar doğurmuştur. Türkiye'de son yirmi yılda kadın istihdamı, Güney Asya ve Güney Amerika'da olduğu gibi daha çok serbest bölgelerde faaliyet gösteren çok uluslu şirketlere değil, kayıt-dışı ekonomiye kaymıştır. Bir çok kaynak tarafından bu tezi doğrulayan en önemli gösterge olarak, kadınların formel işgücüne katılım oranlarında gözlemlenen belirgin ve sürekli düşüş eğilimi gösterilmektedir. Kadınların işgücüne katılma oranı 1990’da yüzde 34 civarındayken, 1998’de yüzde 27.9 olarak gerçekleşmiştir.

Sadece borç ödeyebilirlik kıstasını korumaya yönelik ve ihracatçı sanayiin rekabet gücünün korunması üzerine inşa edilmiş ekonomik politikalar tarafından dolaylı ve dolaysız bir şekilde teşvik edilen kayıt-dışı ekonomi ve üretimin taşeronlaştırılması - maliyetlerin düşürülmesi amacıyla, üretimin emek yoğun aşamalarının emeği daha esnek biçimde kullanacak firmalara ya da firmacıklara devri - aşağıdaki sonuçları ortaya çıkarmıştır, i) kadınlar daha genç yaşta hatta çocuk yaşta çalışma yaşamına katılmaya başlamışlar, ii) kadın emeği her zaman olduğu gibi, erkek emeğinden daha az ücretlendirilmiş, iii) kadınlar zor ve sosyal güvenceden yoksun çalışma koşulları altında çalıştırılmış, iv) genelde düşük ücret, zor ve uzun çalışma saatleri, özelde ev içinde parça başı üretim vb. nedenlerle kadınların uyku ve dinlenme süreleri azalmıştır.

Ancak, küreselleşme ile hız kazanan kalifiye emeğe yönelik talebin artışı ve ağırlığını günden güne artıran hizmet sektörü ve özellikle de finans sektördeki işgücü talebi erkek işgücünü, ücretlerin düşük olduğu kamu sektöründen uzaklaştırmış ve erkeklerden boşalan yerleri de kadınlar doldurmaya başlamıştır. Bu gün kamu sektörünün kadın istihdamı açısından belli olanaklar sunduğu bile söylenebilir. Kamu sektöründe kadınlar daha çok geleneksel kadın işlerinde -öğretmen, hemşire vb.- yoğunlaşmış olmakla birlikte, 1994 itibariyle kamu sektöründe görev yapan 39962 orta ve üst düzey yöneticinin yüzde 27.5’ini (10975) kadınlar oluşturmaktadır.

İşgücüne katılımdaki düşüşe paralel olarak genelde işsizlik özelde kadın işsizliği de artmaktadır. Kadın işsizliği her zaman erkeklerden daha yüksek oranlardadır. Yakın zamanda yapılan çalışmalardan birinde, resmi istatistiklerde yüzde 19 olarak tespit edilen şehirli kadın işsizliğinin dört büyük ilde (İstanbul, Ankara, İzmir) yüzde 35'ler dolayında seyrettiği ifade edilmektedir. Özellikle genç ve lise düzeyinde eğitim görmüş kadın işsizliği oldukça yüksek oranlardadır. İşsizlik olgusunu doğrudan yapısal uyum politikalarına bağlamanın doğru olmadığı ortada olmakla birlikte YUP uygulama sürecinde ve hala, enflasyonla mücadele politikalarına öncelik verilmesi işsizlik sorununu hükümet politikalarında görünmez, gündelik hayatta ise yakıcı bir gerçek olarak ortaya çıkmasına neden olmuştur.

İhracata yönelik büyüme söyleminin yarattığı bir diğer olgu küçük girişimcilik ve özellikle kadın girişimciliğidir. Dünya genelinde, küçük girişimciliğin desteklenmesi her ne kadar yoksulluğun-YUP uygulanması sonucunda geçici bir sorun olsa da ortaya çıkması beklenen-yarattığı olumsuzlukları bir ölçüde gidermeyi amaçlıyorsa da Türkiye özelinde kadın girişimcilik olgusunu görünür ve talep edilir hale getirmiştir. Bu anlamda küçük girişimcilik kadın istihdamına en azından düşünsel bir açılım getirmiştir. Rakamlara bakıldığında da kadın girişimciliği açısından bir kıpırdanma olduğu görülebilir. Kendi hesabına çalışanlar içinde, kadın girişimcilerin oranı 1998 de 8.8’dir.

Yapılan son çalışmalara göre, YUP'ların uygulanması gelir dağılımında önemli bozulmalar yaratmıştır. Devlet İstatistik Enstitüsü 1994 gelir dağılımı anketlerine göre, gelir dağılımındaki dengesizlikler artmaktadır. Gelir grupları arasında büyük farklılık, reisi kadın olan hane halkı ile reisi erkek olan hane halkı gelirleri arasında da mevcuttur. En alt yüzde 20'lik gelir diliminde, reisi kadın olan hane halkının ortalama geliri 854 ABD Doları iken, reisi erkek olan hane halkının ortalama geliri 1484 ABD Dolarıdır. En üst yüzde 20'lik gelir diliminde, reisi kadın olan hane halkının ortalama geliri 11.198 ABD Doları iken reisi erkek olan hane halkının ortalama geliri 27.720 ABD Dolarıdır. Bu fark şehirlerde daha da artmakta kadın reisli hane halkının ortalama geliri 4854 ABD Doları iken erkek reisli hane halkı ortalama geliri 10.472 ABD Dolarına yükselmektedir.

Kadın ve kız çocuklarının yaşamlarının her alanında gelir dağılımındaki bozulmadan en fazla etkilenen grup olduğu açıktır. Gelirin dolayısıyla yaşam standartlarının düşüşü kadınları bir yandan daha çok marjinal işlerde çalışıp azalan geliri kompanse etmeye zorlarken, diğer yandan, ev içi üretime ayırdıkları zamanı -daha ucuz sebze ve meyve alabilmek için alışverişe daha çok zaman ayrılması gibi- artırmıştır. Yapılan bir çok araştırmada hane geliri ile ev içi üretime ayrılan zaman arasında negatif bir ilişki bulunduğu saptanmıştır. Uzun süreli yüksek enflasyon nedeniyle ortaya çıkan gelir kayıplarının bu bağlamda yoksul kadınların ev içi iş yükünü fazlasıyla çoğalttığı söylenebilir. Her ne kadar ampirik bir çalışmaya konu olmamışsa da gelir azalışını kompanse etmenin bir yolu olarak kadınların kendi beslenme ihtiyaçlarından feragat ederek çocuklar başta gelmek üzere diğer aile fertlerinin gıda ihtiyacını karşılamaya öncelik vermekte ve bu nedenle kötü beslenme oranı artış göstermektedir.

Tarım sektörünün ekonomi içinde giderek azalan ağırlığı kente göç nedeniyle ikiye katlanırken tarım kesimi hala en çok kadını istihdam eder gözükmektedir. Bu sektör kadını daha çok ücretsiz aile işçisi konumunda tutmasına rağmen kadının bir şekilde sosyalleşmesi ve kararlara katılımı teşvik edici özellikler de taşımaktadır. Şehirleşme ile -işsizlik söz konusu olduğunda daha çok -kentte işsiz kalan kadınlar bu olanağı bile yitirmiş gözükmektedirler.

Öte yandan sektörün ekonomideki ağırlığının azalmayı dolayısıyla göz ardı edilemeyecek gelir kayıpları en çok kadın ve çocukları etkilemiş onların sağlık, eğitim vs gibi kaynaklara erişmesini iyice zorlaştırmıştır. Ayrıca eğitime sağlık bütçesine ayrılan paylarını YUP'lar döneminde hissedilir şekilde azalması özellikle alt gelir gruplarındaki kadınların ve kız çocuklarının bu kaynaklara erişimini iyice zorlaştırmıştır. Ulusal bütçeden eğitim ve sağlığa ayrılan paylar bu tezi doğrulamaktadır. Eğitime 1997 yılında ayrılan pay % 11.1, sağlığa ayrılan pay ise % 3.2'dir. Ancak ülkede insan eğitimine ve özellikle kız çocuklarının eğitimine yönelik bir talep giderek sesini daha çok duyurmaya başlamıştır. Konum itibarıyla etkilenmelere çok açık bir ülkenin böyle bir noktaya gelmiş olması önemlidir.

İKİNCİ BÖLÜM
Mali ve kurumsal önlemler :


2. Tarihsel olarak toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadının ilerlemesi ulusal bütçede hak ettiği yeri alamamıştır. Bütçeden eşitlik ve kadının ilerlemesine yönelik olarak ayrılan pay sadece KSSGM'ye ayrılan pay kadardır. Milli Eğitim ve Sağlık Bakanlıklarına ayrılan bütçenin bir kısmı da eşitlik alanındaki çalışmalara aktarılmaktadır (kız çocukları için teknik meslek okulları ve Anne ve Çocuk Sağlığı Genel Müdürlüğüne ayrılan pay v.b). Bunun yanı sıra, devlet bütçesinde uygun harcama sınıflandırmasının olmaması toplumsal cinsiyet eşitliği bağlantılı harcamalar konusunda kaba bir tahmin yapılmasına olanak tanımamaktadır. Hükümeti toplumsal cinsiyete duyarlı bütçe hazırlama anlamında zorlama konusundaki eksiklik kadın bürokratların ve sivil toplum örgütü yetkililerinin makro ekonomik kavram ve göstergeler konusundaki bilgi eksikliği ile bağlantılıdır. Bu bağlamda KSSGM cinsiyete duyarlı bir bütçe hazırlanması için yasal zeminin oluşturulması amacıyla "toplumsal cinsiyete duyarlı bütçe konusunda bilinç yükseltici programlar" başlatmayı planlamaktadır.

Bütçe açıklarının giderilmesi amacıyla Yapısal Uyum Politikalarınca önerildiği üzere kamu harcamalarında önemli ölçüde kısıtlama yapılmıştır. Devlet bütçesinde bu önemli kısıtlama, ulusal mekanizmayı ve faaliyetlerini hem niteliksel hem de niceliksel olarak etkilemiştir. Ulusal mekanizmanın devlet bütçesinden aldığı pay son yıllarda 0.0001 oranın da altına düşmüştür. Ayrıca ulusal mekanizma, kuruluşundan bu yana personel sıkıntısıyla da karşı karşıyadır.

Diğer taraftan, Türkiye'nin ne zaman resmi kalkınma yardımı veren, ne zaman resmi kalkınma yardımı alan ülke konumunda olduğu her zaman kesinlik arz etmemektedir. Söz konusu belirsizlik, son derece ciddi rekabet koşulların var olduğu piyasada toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik projelere kaynak sağlama anlamında Türkiye açısından dezavantajlı bir durum yaratmaktadır. Bununla beraber, Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğüne projeler kapsamında 1992-98 döneminde Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, Japon Hibe Fonu ve Dünya Bankası gibi uluslararası finans kaynaklarından yaklaşık 2.750.000 ABD Doları tutarında kaynak sağlanmıştır.

3. a) Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü olarak adlandırılan ulusal mekanizmanın temel işlevi Pekin Eylem Platformunun uygulanması ve izlenmesi çabalarını kurumsallaştırmaktır.

Türkiye’de ulusal mekanizma 1990 yılında kurulmuştur. Birçok ülkede bu türlü mekanizmaların sol iktidarlar döneminde oluşturulmasının aksine, KSSGM içinde dört farklı politik eğilimi bulunduran bir sağ parti zamanında kurulmuştur. O dönemde, kadın hareketine yeterince danışılmadan kurulan Genel Müdürlüğün başlangıçtaki kuruluş amacının kapsadığı bazı muhafazakar maddeler sivil toplum düzeyinde bir takım eleştirilere hedef olmuştur. Bununla beraber, söz konusu Genel Müdürlüğün kuruluşundan itibaren idare ve personelin feminist perspektife sahip olması, kadın hareketi ve kadın akademisyenler ile yakın ilişki içinde olması ve uluslararası kadın hakları gündemini de yakından takip etmesi gibi nedenler, Kurumun Türkiye’de kadın politikaları gündeminin oluşmasında büyük katkısı olmasına neden olmuştur.

1970 ve 1980’lerde kadın hakları savunucuları “kadını kalkınmaya entegre etmek” anlayışını savunurken, Türkiye’de kurulan ulusal mekanizma ülkenin özgün koşullarını göz önünde tutarak başlangıçtan itibaren siyasi gündemin toplumsal cinsiyete duyarlı olması anlayışı ile "dönüştürücü” bir yaklaşım izlemeyi tercih etmiş ve bu paralelde “kökten değişiklik” türü politikalarla kurumsal alanların tümünde dönüştürücü politikalar oluşturma çabasına girmiştir.

KSSGM 4. Dünya Kadın Konferansının hazırlıklarında koordinasyon kurumu olarak görev yapmış ve Konferansının hemen sonrasında, uygulama ve izlemeyi gerçekleştirecek mekanizmaların oluşturulması amacıyla bir toplantı düzenlemiştir. Söz konusu toplantıda tüm işleyişin izlenmesine ilişkin bir Yüksek Danışma Komitesi kurulması fikri ortaya çıkmıştır. Komitenin koordinasyon ve izleme faaliyetlerini yürütmesi öngörülmüştür. Ayrıca komitenin toplumsal cinsiyet politikalarının ana akım politikalarına dönüştürülmesi amacıyla devletin ve sivil toplum örgütlerinin üst kademe yöneticilerinden oluşturulması planlanmıştır. Türkiye'de hükümetlerin çok sık değişmesi ve diğer nedenlerle söz konusu Komitenin oluşturulamamış olmasına rağmen , Pekin Eylem Platformu dahilindeki 12 kritik alana ilişkin gelişmeleri takip amacıyla KSSGM tarafından küçük çapta toplantılar düzenlenmiştir. Gerek Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı gerekse KSSGM tarafından, sivil toplum örgütleriyle sıkı bir işbirliği içinde yürütülen tüm çalışmalar yukarıda sözü edilen izleme faaliyetleri içinde değerlendirilebilir.

1996 yılında KSSGM tarafından, Pekin Eylem Platformunun uygulanmasına yönelik Ulusal Eylem Planı hazırlamak amacıyla, tüm ilgili hükümet kurumlarını, sivil toplum örgütlerini ve akademik kurumların bir araya getirildiği geniş katılımlı bir toplantı düzenlenmiştir. Pekin Konferansı izleme çalışmalarının ilk adımı olarak KSSGM Pekin Eylem Platformunun Türkçe'ye çevrilmesi ve dağıtımını da gerçekleştirmiştir.

Kadın Çalışmaları Merkezleri; (halen 13 Kadın Çalışmaları ve Araştırma Merkezi bulunmaktadır) Üniversitelerin bünyelerinde oluşturulmuş olan kadın çalışmaları merkezleri de Pekin Konferansı sonuçlarının izlenmesi amacıyla birçok seminer ve faaliyet düzenlemiş ve sayısız makale ve doküman sağlamıştır.

Sivil Toplum Örgütü Komisyonları (1)Sağlık; (2)Eğitim; (3)İstihdam; (4)Hukuk; Pekin taahhütlerinin izlenmesi amacıyla 1997 yılında kadın konusuyla ilgili sivil toplum örgütleri temsilcilerinden oluşan, Eğitim, Sağlık, İstihdam ve Hukuk Komisyonları oluşturulmuştur (Bknz paragraf 3c).

Cinsiyete dayalı veri uygulaması; Cinsiyete dayalı veri tabanı oluşturulması , hükümet faaliyetlerinin izlenmesi ve saptanması anlamında etkili bir yöntem olarak uygulanmaya başlanılmıştır.

3.b) Çeşitli Dünya Konferanslarının İzleme Faaliyetlerinin Koordinasyonuna Yönelik Çalışmalar :

Birleşmiş Milletler Dünya Konferanslarının izlenmesi, faaliyetler alanlarına göre değişik devlet kurumlarınca yürütülmüş olsa da bazı özel mekanizmaların oluşturulması yoluyla önemli bir koordinasyon sorunu yaşanmamıştır. Söz konusu mekanizmalar genellikle koordinasyon kurulları olarak ve ilgili devlet kurumları ve/veya Genel Müdürlükler ve sivil toplum örgütleri temsilcileri tarafından oluşturulmuş olup, çeşitli fikirlerin oluşumu ve tartışılması için uygun bir zemin yaratmıştır. Bu bağlamda KSSGM diğer kurumlarla koordinasyon ve Birleşmiş Milletler Dünya Konferanslarının sonuçlarını değerlendirmek politika ve strateji belirlemek amacıyla çeşitli toplantılar düzenlemiştir. Toplantılar toplumsal cinsiyet perspektifinin ana plan ve politikalara yerleştirilmesi amacına yöneliktir.

Bu kapsamda bahsedilmesi gereken en çarpıcı örnek, Viyana İnsan Hakları Konferansının izlenmesine yönelik çalışmalar ve bu çalışmaların sonuçlarıdır. İzleme faaliyetleri ilk olarak İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanlığı bünyesinde oluşturulan İzleme Kurulunca yürütülmüştür. Söz konusu Kurul ilgili devlet kurumları, sivil toplum örgütü temsilcileri ve uzmanlardan oluşmuştur. Çok başarılı bir kurumsallaşma süreci sonrasında Kurul, İnsan Hakları Koordinatör Üst Kurulu Sekretaryası adı altında kalıcı bir yapıya dönüşmüş ve hükümet plan ve programlarına insan hakları boyutunun dahil edilmesi için çalışmıştır. Kuruluşundan hemen sonra da, İnsan Hakları Eğitimi 10 Yılını başlatmıştır. 1995 yılından itibaren ilk ve orta öğrenim müfredatına insan hakları ve kadının insan hakları derslerinin konulması yukarıda sözü edilen kurumsallaşma sürecinin getirdiği bir kazanım olarak görülebilir.

Kahire Nüfus Konferansının izlenmesi faaliyetleri ise Devlet Planlama Teşkilatının sorumluluğunda yürütülmüştür. Bu amaca yönelik bir Koordinasyon Kurulu oluşturulmuş olup, ilgili kurum temsilcileri ve sivil toplum örgütleri koordinasyon sürecinde aktif olarak yer almışlardır. Uygulayıcı birim olarak Sağlık Bakanlığı, Kahire Nüfus Konferansı hükümlerinin hayata geçirilmesi anlamında çok önemli bir rol üstlenmiştir. Uygulama ve izleme faaliyetlerinden bazıları şöyledir :

-Geleneksel kadın ve çocuk sağlığı ve aile planlaması yaklaşımı yerine yetişkinlerin, üreme yaşındaki kadınların, menopoz sonrası ve yaşlı kadınların üreme sağlığına yönelik, kadın sağlığı ve geniş kapsamlı üreme sağlığı yaklaşımı benimsenmiştir.

-Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planına, nüfus ve üreme sağlığı konularına yönelik amaç ve stratejiler eklenmiştir.

- "Nüfus Planlaması Danışma Kurulu", Kahire Nüfus Konferansından sonra tekrar yapılandırılarak, devlet kurumlarından ve sivil toplum örgütlerinden temsilcilerin de yer aldığı "Kadın Sağlığı ve Aile Planlaması Danışma Kurulu" na dönüştürülmüştür. Ayrıca tüm ilgili tarafların işbirliğiyle "Kadın Sağlığı ve Aile Planlaması Eylem Planı" hazırlanmıştır. Söz konusu Eylem Planında, kadınlara özel sağlık hizmeti sağlanması, kadının güçlendirilmesi, kamu sağlığı, eğitimi ve sağlık personeline toplumsal cinsiyet duyarlılık eğitimi verilmesi gibi konulara yer verilmiştir.

- İlk defa 1997 yılında, kadın sağlığı konusunda çalışan 17 sivil toplum örgütü bir araya gelerek, KASAKOM isimli bir komisyon oluşturarak (Bknz Bölüm2), az gelişmiş yörelerdeki kadınların üreme sağlığı düzeyinin iyileştirilmesine yönelik bir proje hazırlamışlardır. Söz konusu proje KSSGM kanalıyla Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı tarafından finanse edilmektedir.

3. c) Sivil Toplum Örgütlerinin Rolü :

KSSGM, bölgesel, ulusal ve uluslararası taahhütlerin yerine getirilmesi bağlamında sivil toplum örgütlerinin desteğine büyük önem vermiştir. KSSGM sivil toplum örgütleriyle koordinasyonu sürekli canlı tutmak amacını hep gütmüştür. KSSGM, sivil toplum örgütlerini başta UNDP olmak üzere uluslararası teknik işbirliği programları aracılığıyla yürütülen proje ve programlara dahil etmektedir. Ayrıca, Pekin Konferansı sonrası kurulmuş olan dört komisyonda sivil toplum örgütlerinin aktif olarak yer almalarını sağlamış bulunmaktadır. Bu dört komisyon (1) Eğitim, (2)Sağlık, (3) İstihdam ve (4) Hukuk komisyonudur. Bu komisyonlar sivil toplum örgütleri temsilcilerinden oluşmakta olup amaçları, toplumsal cinsiyet eşitlik kavramının ulusal gündemde yer alması, kadın haklarının savunulması ve Pekin Eylem Platformunun uygulanması ve izlenmesini sağlamaktır.

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Bu doküman Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü için Prof.Dr. Feride Acar, Dr. Selma Acuner, Nevin Şenol tarafından hazırlanmıştır.