BİRLEŞMİŞ MİLLETLER CEDAW KOMİTESİNE SUNULMAK ÜZERE HAZIRLANAN






İKİNCİ VE ÜÇÜNCÜ BİRLEŞTİRİLMİŞ PERİYODİK TÜRKİYE RAPORU

 

 

 

 


1993
ANKARA

 


Bu rapor, Türkiye'nin 1985 yılından bu yana üyesi olduğu Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesinin (CEDAW) 18.maddesi uyarınca; taraf devletlerin her dört yılda bir kadınlara ilişkin sağladıkları ilerleme ve karşılaşılan engelleri CEDAW Komitesine sunmaları yükümlülüğü kapsamında hazırlanmıştır.








 

GİRİŞ

Türkiye yüzölçümü 774.815 kilometrekare, nüfusu 61.644.000, kent nüfusu oranı %60.9 ve ortalama nüfus yoğunluğu 80 kişi, nüfusunun %99'u müslüman olan, hızla gelişen, demokratik laik bir ülkedir. Diğer dini gruplardan olanlar da dahil olmak üzere tüm vatandaşlar özgürce ibadetlerini yerine getirebilmektedir. Ayrıca Türkiye, tüm müslüman ülkeler içinde laik olan tek ülkedir. Türkiye köklü bir tarihi ve devlet yönetimi olan bir ülke olarak kültürel açıdan zengin bir mozaiğe sahiptir. Türkiye din esasına dayanmayan yasalar çerçevesinde yönetilmektedir. Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrıldığı, devlet yönetimi ve işleyişinin başta Anayasa olmak üzere diğer temel yasalara dayandığı bir hukuk devletidir.

Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi'ni Bakanlar Kurulu 25 Temmuz 1985 tarihinde imzalamış, Sözleşmede varolan bazı maddeler iç hukukumuzla çeliştiği için çekince konmuş, 14 Ekim 1985 tarihinde onaylanarak sözleşmeye taraf olunmuştur. Bu çekinceler gerekçeleriyle ikinci raporumuzda yer almıştır.(1) Bu sözleşme gereğince hazırlanan birleştirilmiş ikinci ve üçüncü rapor için tüm kamu kurum ve kuruluşları, kadın konusunda çalışan uzman ve akademisyenler, siyasi parti, sendika, medya ve sivil toplum örgütlerinin temsilcilerinin katkısı alınmıştır. Daha önce sunulan ikinci rapor ve sözleşmenin Türkçeleştirilmiş metni kitap haline getirilmiş ve ilgili tüm kişi ve kurumlara dağıtımı sağlanmıştır.

Bilindiği gibi, her yıl yayınlanan Birleşmiş Milletler İnsani Kalkınma Endeksinde, 1995 yılında, önceki yıllardan farklı olarak kadın erkek eşitliği konularına özel ağırlık verilmiş olup, ayrıca "Toplumsal Cinsiyete Bağlı Kalkınma Endeksi" göstergesi hazırlanmıştır. Sözkonusu sıralamada Türkiye 130 ülke arasında 45. sırada yer almıştır. Türkiye'de kalkınma sürecinde kadının konumunun iyileştirilmesinde Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü'nün katkısı büyüktür.

Ülkemizde kadının yaşamının iyileştirilmesine yönelik çalışmalar 19. yüzyılda başlamıştır. Kız çocuklarına verilen eğitim kadınların o dönemde yazarlık, öğretmenlik gibi meslekler edinmesini mümkün kılmış; ancak bu haklar diğer temel sosyal haklarla desteklenmediğinden kadının toplumsal yaşamda etkin bir biçimde yer almasına yetmemiştir. Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğu 1923 yılını izleyen ilk 10 yılda Atatürk'ün önderliğinde gerçekleştirilen devrimler, bir yandan kadının yurttaş olarak kabullenilmesini diğer yandan Türk toplumunun yeniden yapılanmasını sağlamış, büyük bir toplumsal değişim gerçekleştirilmiştir.

Atatürk devrimlerinden Türk kadınını doğrudan etkileyen konular arasında 1924 yılında ilki çıkarılan ve eğitimi tek sistem ve çatı altında toplayarak kadınlara erkeklerle eşit eğitim olanakları sağlayan, Tevhid-i Tedrisat Kanunu, 1925 yılında kabul edilen kadınlara modern giyim yolunu açan Kıyafet Kanunu, kadınların yasal statüsünü bütünüyle değiştirerek gerek aile içinde gerekse birey olarak, o dönemin ölçüleriyle erkeğinkine neredeyse eşdeğer haklar sağlayan 1926 yılında kabul edilen Türk Medeni Kanunu sayılabilir.

 

Bunların yanısıra kadınların yasal statülerinin eşitlenmesindeki diğer bir aşama ise siyasi hakların kazanılmasıdır. 1934 yılında Millet Meclisi seçimlerinde kadınlara seçme ve seçilme haklarının tanınması, siyasal alanda cinsiyete ilişkin tüm yasal kısıtları ortadan kaldırmıştır. 1935 yılında kadınların da katıldığı ilk milletvekili seçiminde 18 (% 4.6) kadın parlamentoya girmiştir. Ancak 1995 yılında yapılan son genel seçimlerde Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne (TBMM) giren 550 milletvekilinden sadece 13' ünü (% 2.4) kadınlar oluşturmaktadır. Ülkemizde özellikle 1980'li yıllarda gelişimini sürdüren kadın hareketi, kadınların politikaya katılımını sorgulayıcı çalışmalarına devam etmektedir. Ulusal düzeyde kadınların politikaya katılım sorunlarının nedenlerinin günışığına çıkarılması ve tartışılmasının yanısıra kadın hareketi içinde yer alan çeşitli gruplarca politikanın yeniden tanımlanması doğrultusunda çabalar sürdürülmektedir. Ayrıca kadınların politikaya aktif katılımları için Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü eğitim programlarıyla destek sağlamaktadır. Bu çabalarla ev içi şiddet, savaş ve yoksulluk başta olmak üzere kadının toplumsal yaşam içinde geliştirdiği politik tavırlar tartışılmaya başlanmıştır.

Türkiye'nin Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi'ne taraf olması, 3. Dünya Kadın Konferansı, Nairobi İleriye Yönelik Stratejileri, ülkemizin 5. ve 6. Beş Yıllık Kalkınma Planı çerçevesinde ülkemizde, kadın politikaları geliştirmek amacıyla ulusal mekanizma olarak Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü (KSSGM) kurulmuştur. Genel Müdürlüğün kurulmasından itibaren kadınlara özgü sorunların parlamentoya taşınmasında ve kadınlar lehine kararlar alınmasında önemli adımlar atılmıştır.

Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü 25.10.1990 tarihinde dar bir kadro ve bütçe ile kurulmuş olup, bu yapının genişletilmesi konusunda çalışmalar sürdürülmektedir. Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü halen bir Devlet Bakanlığına bağlı olarak faaliyet göstermektedir. Şu anda Genel Müdürlüğün yeniden yapılanmasını sağlayacak Kanun Tasarısı TBMM'nin gündemindedir. Tasarının kanunlaşmasından sonra Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü bütçe ve personel açısından daha geniş olanaklara sahip olacaktır. Genel Müdürlüğün kuruluşundan bu yana biri erkek diğerleri kadın olmak üzere toplam dokuz bakan görev almıştır.

Ülkemizde kadının statüsünü yükseltmek, bilimsel araştırmalar yapmak ve eğitim programları hazırlamak amacıyla üniversitelerde kurulan Kadın Araştırma ve Uygulama Merkezlerinin sayıları giderek artmaktadır. İstanbul'da, İstanbul Üniversitesi ve Marmara Üniversitesi, Ankara'da, Ankara Üniversitesi ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Adana'da Çukurova Üniversitesi'nde olmak üzere üç büyük ilde merkezler kurulmuştur. Türk yüksek öğrenim sistemi içine kadın çalışmaları alanı bir bilim dalı olarak entegre edilmiş, bu çerçevede İstanbul Üniversitesi, Ankara Üniversitesi ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde kadın konusunda yetişmiş insan gücü oluşturmak amacıyla yüksek lisans eğitimi verilmeye başlanmıştır. 1996 yılında ilk kez kadın çalışmaları alanında yüksek lisans derecesi verilmiştir. Bu merkezlerde kadınlık bilinci, kadın istihdamı, kadına yönelik şiddet gibi çok çeşitli alanlarda yürütülen projeler ve eğitim programları Genel Müdürlük tarafından da desteklenmektedir. (Bkz. Madde 11)

Cumhuriyet'in kurulmasıyla kurulan Türk Kadınlar Birliği'nden başlayarak kadın dernekleri giderek artan sayıda ve etkin bir şekilde faaliyetlerini sürdürmektedirler. Başta kadın kuruluşları olmak üzere tüm gönüllü kuruluşlar kadın sorunlarına olan duyarlılığın arttırılmasında, bir baskı grubu oluşturabilmesinde önemli işlevler üstenmişlerdir. Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyde Soroptimist Kulüpleri Federasyonu, Üniversiteli Kadınlar Derneği ve Türk Kadınlar Konseyi danışman statüsünde bulunmaktadır.

CEDAW'a konan çekincelerin kaldırılması için Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü tarafından Türk Medeni Kanunu'nun aile hukukuna ilişkin maddelerinde değişiklik öngören tasarı tüm kurum ve kuruluşların görüşü alınarak hazırlanmıştır. Bu amaçla düzenlenen imza kampanyalarında yüzbini aşkın imza toplanmış ve Adalet Bakanlığı'na sunulmuştur. Adalet Bakanlığı bünyesinde oluşturulan bir "Medeni Hukuk Komisyonu" Medeni Kanunun bütünü üzerinde çalışma yaparak yeni bir tasarı hazırlamaktadır. Öte yandan 1993 yılından bu yana devam etmekte olan Medeni Kanunun bütünü üzerindeki çalışmaların planlanan sürede istenilen noktaya gelememesi, Parlamentodaki kadın milletvekillerini harekete geçirmiştir. Parti grupları adına (ANAP, DYP, CHP) 11 kadın milletvekili tarafından kadınlar için öncelikli önem taşıdığı düşünülen "Evlilikteki Mal Rejimi"ni düzenleyen "Medeni Kanun"un 170. maddesinin, madde başlığı ile birlikte değiştirilmesini içeren kanun teklifi TBMM'ne sunulmuştur. Adalet Bakanlığı Hükümet görüşüne esas oluşturmak üzere tasarılar üzerinde çalışmalarını sürdürmektedir. Ülkemizde mülkiyetin genellikle erkek üzerinde olması nedeniyle boşanma durumunda mağdur duruma düşen kadının, bu kanun teklifinin yasalaşması ile mağduriyeti önemli ölçüde bitecektir.

Ülkemizde eğitim, sağlık ve istihdam gibi temel göstergeler açısından kadının durumu istenen düzeye getirilememiştir.

Ülkemizde okuma-yazma bilenlerin oranlarına bakıldığında kadınların erkeklerin gerisinde kalmaya devam ettikleri görülmektedir. 6 ve üzeri yaş nüfusuna bakıldığında, kadınlar arasında okuma-yazma bilmeyenlerin oranı %30.07, erkekler arasında okuma-yazma bilmeyenlerin oranı ise %10.01'dir. Kısıtlı ekonomik olanakların erkek çocuk lehine kullanılması, erkek egemen toplumsal yapı, artan iç göçler ve düzensiz kentleşme sonucu oluşan toplumsal, kültürel erozyon, bölgeler arası gelişmişlik düzeyine bağlı farklılık kadın eğitimini olumsuz yönde etkileyen faktörlerdir. Okul sayılarının artmasına, kır ve kent farkının giderek kapanmasına karşın ilkokul düzeyinde başlayan bu farklılaşma, daha üst eğitim kurumlarına gidildikçe artmaktadır.

Ülkemiz nüfusunun %60'ını 0-14 yaş arasındaki çocuklar ve 15-49 yaş grubundaki kadınlar oluşturmaktadır. Bu grup fizyolojik özellikleri ve de karşılaştıkları sağlık sorunları nedeniyle özel bir konuma sahiptir. Doğuşta beklenen yaşam süresi kadınlar için 70.5, erkekler için 65.9'dur. Bu oran gelişmiş ülkelere göre oldukça düşüktür. Ülkemizde anne ölüm hızı çok yüksek olup gelişmiş ülkelerin yaklaşık 30 katıdır. Bu oran 1975'de yüzbinde 208, 1981'de ise yüzbinde 132'dir. Bir aile planlaması metodu olarak kullanılması öngörülmemekle birlikte Türkiye'de kürtaj yasaldır. 1983 yılında çıkarılan yasa ile 10 haftaya kadar olan gebeliklerin isteğe bağlı olarak sonlandırılması serbest bırakılmıştır.

Türkiye'de kadınların işgücüne katılımı, gerek kendileri gerekse aile ve toplumsal kalkınma için önemli olduğu kabul edilmekle birlikte düşüktür ve yıllara göre sürekli bir azalma göstermektedir. Eğitim düzeyinin yetersizliği nedeniyle kentlerde çoğunluğu niteliksiz işgücü olan ve dolayısıyla formal sektörde iş bulma şansı az olan kadınlar, evde parça başına işler, ev içi ve marjinal işlerde yoğunlaşmaktadırlar. Kentli kadın işsizliği oranının yüksekliği ve sürekliliği, kent nüfusu hızla artan Türkiye'de kadın ve istihdam ilişkilerinin gözden geçirilmesi gereğini de ortaya koymaktadır. Vasıflı işgücü gerektiren hizmet sektörünün kadın işgücünün en çok istihdam edildiği ikinci sektör haline gelmesinde kentli kadın işgücünün niteliğinin ortaya çıkarılmasına yönelik çabaların gerekliliği de belirmektedir. Kadınların yeterli eğitim almamasına bağlı niteliksiz işgücü oluşturmalarının yanısıra, eğitim düzeyi yüksek vasıflı işgücüne dahil kadınların işsizlik tehlikesiyle karşı karşıya kalmaları, eğitim gördükleri alanda istihdam edilememeleri veya gizli işsiz olarak istihdam edilmeleri sözkonusudur.

Bu nedenle Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü kadın istihdamının geliştirilmesi konulu projenin yürütücülüğünü üstlenmiştir (Bkz. Madde 11). Kırsal kadın nüfusu da istihdam koşulları içinde sorunlu bir diğer alanı oluşturmakta, ülkemizde istihdam edilen kadınların %74.8'i tarım kesiminde çalışmakta olup, %88.3'ü sosyal güvenceden yoksun ücretsiz aile işçisi konumundadır.

Sosyal Güvenlik kuruluşlarından yararlanan kadın oranlarına bakıldığında Sosyal Sigortalar Kurumu (SSK) ve Bağ-Kur gibi sosyal güvenlik kuruluşlarına kayıtlı bulunan kadın oranı %10 civarındadır. Kamu kesiminde çalışanları kapsayan Emekli Sandığı, kadınların en yüksek oranda yer aldığı kurum olarak %38 gibi bir oranı barındırmaktadır.

Kadına yönelik şiddet ülkemizde önemli bir sorundur. Şiddete yönelik olarak kadınlara verilen danışmanlık ve sığınma hizmetleri gelişmekle birlikte henüz yeterli değildir. İstanbul ve Ankara'da şiddete maruz kalan kadınlara yönelik olarak birer tane özel Kadın Danışma Merkezi ve Sığınma Evi bulunmaktadır. Ayrıca bir kamu kuruluşuna bağlı yedi ilde kadın misafirhanesi, yerel yönetimlere bağlı iki danışma merkezi ve bir sığınma evi bulunmaktadır. Ülkemizde işyerinde cinsel taciz konusunda yapılan çalışmalar henüz çok yeni ve yetersizdir.

Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü bünyesinde kurulmuş olan ve Eylül 1994 tarihinden bu yana çalışmalarını sürdüren Bilgi Başvuru Bankası (3B), kadına yönelik şiddet konusunda hukuki ve psikolojik danışmanlık ve yönlendirme hizmetinin yanısıra girişimcilik ve el emeğinin değerlendirilmesi konusunda da hizmet vermektedir. Şiddete ilişkin olarak üniversiteler ve özel araştırmacıların yaptığı araştırmaların ve yayınların sayısının giderek arttığı ülkemizde şiddet konuşulur bir sorun haline gelmeye başlamıştır. (Bkz. Madde 6)

Başta Birleşmiş Milletler'in kabul ettiği ve Türkiye tarafından onaylanan "Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi" olmak üzere, Avrupa Sosyal Şartı'na konan çekincelerin kaldırılması, Çocuk Hakları Sözleşmesi, ILO, OECD, AGİK gibi kuruluşların sözleşme, karar ve tavsiyelerin Kahire Dünya Nüfus ve Kalkınma Konferansı Eylem Planı, 4. Dünya Kadın Konferansı Eylem Planı ve Pekin Deklarasyonunun iç mevzuatımıza aktarılması yönünde çalışmalar sürdürülmektedir.

Türkiye aynı zamanda Birleşmiş Milletler Kadının Kalkınması İçin Araştırma ve Eğitim Enstitüsü (INSTRAW)'nün odak noktası görevini üstlenmiş olup Başkan Yardımcılığı düzeyinde Türkiye temsilcisi görevini sürdürmektedir. Ekim 1992'de INSTRAW ile birlikte Kadın ve İstatistik Semineri düzenlenmiştir.

Bilindiği gibi Türkiye Birleşmiş Milletlerin kurucu üyelerindendir. Bunun yanısıra BM sözleşmelerinin çoğunu imzalayarak taraf olmuştur. Bunlardan kadınların durumunu doğrudan ya da dolaylı olarak ilgilendirdiği düşünülebilecek olan bazıları şöyledir;

1- İnsan Ticareti Hakkında Sözleşme (12 Kasım 1947),

2- Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi (31 Temmuz 1950),

3- 26 Eylül 1926'da Cenevre'de imzalanan Kölelik Sözleşmesi'nin Birleşmiş Milletlerce 7 Aralık 1953 tarihli Ek Protokolü (14 Ocak 1955),

4- Kadınların Siyasal Hakları Sözleşmesi (26 Ocak 1960),

5- Mültecilerin Durumu Hakkında Sözleşme (30 Mart 1962),

6- Her Tür Irk Ayrımının Uluslararası Sözleşmesi (13 Ekim 1972),

7- İşkence, Zulüm ve Diğer İnsanlıkdışı Aşağılayıcı Uygulama ve Cezalara Karşı Sözleşme (2 Ağustos 1985),

8- Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (19 Ocak 1986),

9- Çocuk Hakları Sözleşmesi (4 Nisan 1995),

Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü tarafından yürütülen uluslararası projelerin desteğiyle Devlet İstatistik Enstitüsü bünyesinde cinsiyete dayalı bir veri tabanı oluşturulması amacıyla Toplumsal Yapı ve Kadın İstatistikleri Şubesi kurulmuştur.

Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü, uluslararası kuruluşlardan sağladığı kaynaklarla çeşitli projeler yürütmekte ve ülkemiz kadın politikalarının oluşumunda bu kaynakları kullanmaktadır. Sözleşmenin uygulanmasında Genel Müdürlüğün önemli bir kriter olarak kabul ettiği uluslararası kaynaklı üç proje şunlardır:

- Dünya Bankası destekli İstihdam ve Eğitim Projesinin bir alt bölümü olan "Kadın İstihdamının Geliştirilmesi Projesi",

- Japon Hibe Fonundan Dünya Bankası aracılığı ile elde edilen hibe ile uygulanan "Küçük Girişimcilik Projesi",

- Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı ile T.C. Hükümetinin ortak projesi olan "Kadının Kalkınmaya Katılımını Güçlendirme Ulusal Programı.

1990 yılından bu yana Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğünün, kamu kurum ve kuruluşlarıyla yürüttüğü koordinasyon sayesinde, özellikle Sağlık Bakanlığı, Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Bayındırlık Bakanlığı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, tarafından yapılan çalışmalarla kadın konusu ülke gündemine girmiştir.

Bir taahhütler konferansı olarak planlanan ve gerçekleştirilen 4. Dünya Kadın Konferansından önce hazırlık çalışmaları toplantılarına ve konferanstan sonra taahhütlerin yerine getirilmesini amaçlayan uluslararası izleme toplantılarına katılınmış ve Türkiye'de bu konuda bazı toplantılar düzenlenmiştir.

4. Dünya Kadın Konferansı öncesi ve sonrasında Türkiye'de yapılan uluslararası toplantılardan ilki, 17-19 Temmuz 1995 tarihleri arasında, Ankara'da, "Pekin'e Giderken: Avrasya Ülkeleri Kadınları İşbirliği Toplantısı" adıyla, ikincisi de 27-29 Mart 1996 tarihleri arasında, Ankara'da "Avrasya Ülkeleri Kadınları İşbirliği Grubu Birinci Çalışma Toplantısı" adıyla gerçekleştirilmiştir.

4-15 Eylül 1995 tarihleri arasında Pekin'de gerçekleştirilen, dünya kadınlarının statülerini yükseltmeyi amaçlayan, 4. Dünya Kadın Konferansına ülkemiz geniş bir heyetle katılmış ve Eylem Planını hiç bir çekince koymadan kabul etmiştir. Konferansta ülkemiz 2000 yılına kadar anne ve çocuk ölümlerinin %50 azaltılması, zorunlu eğitimin sekiz yıla çıkarılması, kadın okur-yazarlığının %100'e çıkarılması, Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesine konan çekincelerin kaldırılması, yönünde taahhütte bulunmuştur. Konferans sonuçlarının yaygınlaştırılması için yurt çapında çeşitli toplantılar düzenlenmesi ve uygulamaların izlenmesi için tüm ilgili kamu kurum ve kuruluşlarının, üniversitelerin, sendikaların, siyasi partilerin, medyanın ve sivil toplum örgütlerinin temsilcilerinden oluşan bir "Koordinasyon Kurulu" kurulması çalışmaları sürdürülmektedir.

Ülkemizde bölgeler arasında temel göstergeler açısından önemli farklar bulunmakta ise de özellikle son yıllarda T.C. hükümetleri Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu bölgesinin kalkınmasına özel önem vererek hizmetleri öncelikle bu bölgelere götürmektedir. Sözkonusu bölgelere gerek kamu hizmeti götürülerek gerekse çeşitli projeler yoluyla önemli destekler sağlanırken, kadına yönelik özel projeler de yürütülmektedir. Ancak, bu çalışmalar bölgedeki kadının göçten, yoksulluktan, terörden kaynaklanan barınma, işsizlik, sağlık ve eğitim gibi sorunlarına henüz yeterli düzeyde çözümler getirememiştir. Bu çerçevede bu bölge kadınlarına yönelik olarak ulusal ya da uluslararası kaynaklı bazı projeler planlama ya da hazırlık aşamasındadır. Örneğin UNFPA tarafından, kadın eğitimi, aile planlaması konularıyla ilgili bir yeni proje için kaynak sağlanmış, Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü tarafından uygulanacak projenin hazırlık çalışmaları tamamlanmıştır.

Türkiye kadın nüfusu genç bir ülkedir. Yeterli eğitim olanaklarına kavuşturulmuş, daha iyi yaşam hakkı önündeki cinsiyetçi barikatlar kaldırılmış bir Türkiye'de kadınlar, kendi yaşamları üzerindeki denetimi artıracak ve birlikte/ortak yaşama yönünde yaratıcı potansiyellerini ortaya koyacaklardır.

----------------------------------

1. Türkiye, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesini 1985 yılında imzalamış sözleşme 19 Ocak 1986 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Ancak, Türk Medeni Kanunu'nun evlilik ve aile ilişkileri konusundaki hükümlerine ters düşen sözleşmenin 15. maddesinin (2.) ve (4.) fıkralarına ve 16 maddesinin (c), (d), (e), (g) fıkralarına, Vatandaşlık Yasasının tabiyetin kazanılmasıyla ilgili maddesiyle çeliştiği için 9. maddenin 1. fıkrasına, sözleşmenin yorum ve uygulamasından doğan ve çözümlenmeyen uyuşmazlıkların Uluslararası Adalet Divanına getirilmesiyle ilgili olarak sözleşmenin 29. maddesinin 1. fıkrasına çekince konulmuştur.

MADDE 1

İşbu Sözleşmeye göre, "kadınlara karşı ayrım" deyimi kadınların, medeni durumlarına bakılmaksızın ve kadın ile erkek eşitliğine dayalı olarak politik, ekonomik, sosyal, kültürel, medeni ve diğer sahalardaki insan hakları ve temel özgürlüklerinin tanınmasını, kullanılmasını ve bunlardan yararlanılmasını engelleyen veya ortadan kaldıran veya bunu amaçlayan ve cinsiyete bağlı olarak yapılan herhangi bir ayırım, mahrumiyet veya kısıtlama anlamına gelecektir.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümetince Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesine katılmamız 11 Haziran 1985 tarih ve 3232 sayılı Kanunla uygun bulunmuştur. Daha sonra anılan sözleşme Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüşülmüş ve 14 Ekim 1985 tarih ve 18898 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Sözleşmenin bazı maddeleri iç hukukumuzda yer alan bazı maddelerle çeliştiğinden, Türkiye bu hükümlere çekince koyarak Sözleşmeye taraf olmuştur.

Ağırlıklı olarak Türk Medeni Kanunu'nun Aile Hukuku bölümünde yer alan çekincelerin ortadan kaldırılması amacıyla Medeni Kanun Değişikliği çalışmaları 1993 yılından bu yana sürdürülmektedir. Kadın, Aile ve Sosyal Hizmetlerden Sorumlu Devlet Bakanlığı'nca 1993 yılında hazırlanan Değişiklik Tasarısının TBMM'nden geri çekilmesinden sonra Adalet Bakanlığı'nca Medeni Kanun'un bütününü değiştirecek bir Tasarı üzerinde çalışma başlatılmıştır. Tasarının TBMM'nce yasalaşması durumunda çekinceler kaldırılmış olacaktır.

Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi iç hukukumuzda uygulanmaktadır. Bunun en önemli göstergesi Türk Medeni Kanunu'nun 159. maddesinde yer alan ve kadının çalışmasını kocanın iznine bağlayan hükmün Anayasa Mahkemesi'nce 1990 yılında iptal edilmesi ve iptal gerekçesinin bu sözleşmeye dayandırılmasıdır.

21.11.1990 tarih ve 3679 sayılı Yasanın 28. maddesi ile yürürlükten kaldırılmış bulunan Türk Ceza Yasamızın 438. maddesi, mağdurun fuhuşu meslek haline getiren kadınlardan olması halinde failin cezasına indirim öngörmekte idi. Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi'ne açıkça aykırı olan ve Sivil Toplum Örgütleri'nce de değiştirilmesi istenen bu hüküm parlemento tarafından çıkarılmıştır Türk Ceza Yasasından.

Ayrıca, özellikle son yıllarda Yüksek Yargı Organı olan Yargıtay'ın kararlarında sözleşmenin hükümlerine paralel kararların yer alması önemli bir husustur.

MADDE 2

Taraf Devletler, kadınlara karşı her türlü ayırımı kınar, tüm uygun yollardan yararlanarak ve gecikmeksizin kadına karşı ayrımı ortadan kaldırıcı bir politika izlemeyi kabul eder ve bu amaçla aşağıdaki hususları taahhüt ederler:

a) Kadın ile erkek eşitliği ilkesini kendi ulusal anayasalarına ve diğer ilgili yasalara, henüz girmemişse dahil etmeyi ve yasalar ile ve diğer uygun yollarla bu ilkenin uygulanmasını sağlamayı,

Anayasamızın ilgili maddelerinde kadın-erkek eşitliğini sağlama amacına yönelik aşağıdaki maddeler bulunmaktadır.

T.C.Anayasası'nın 10. maddesinde genel eşitlik ilkesi (yasa önünde eşitlik) ve cinsiyet nedeni ile ayırım yasağı bulunmasına karşın kadın ve erkeklerin eşit haklara sahip olmaları yolunda örneğin İsviçre (madde 4 fıkra 2 ve Almanya madde 3 fıkra 2) Anayasalarında bulunduğu şekilde bağımsız bir kural bulunmamaktadır. Ancak pratikte 10. madde de bu haliyle kadın ve erkeklerin eşit haklara sahip oluşuna ilişkin bağımsız bir kural işlevi görmekte ve bu şekilde yorumlanmaktadır.

Madde 10: "Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir."

Madde 12: "Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilemez, vazgeçilemez temel hak ve hürriyetlere sahiptir."

Madde 17: "Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir."

Madde 41: "Aile, Türk toplumunun temelidir.

Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar."

Madde 42:"Kimse, eğitim ve öğretim hakkından yoksun bırakılamaz."

Madde 49: "Çalışma, herkesin hakkı ve ödevidir.

Devlet, çalışanların, hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları korumak, çalışmayı desteklemek ve işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak için gerekli tedbirleri alır.

Devlet, işçi-işveren ilişkilerinde çalışma barışının sağlanmasını kolaylaştırıcı ve koruyucu tedbirler alır."

Madde 50: "Kimse, yaşına, cinsiyetine ve gücüne uymayan işlerde çalıştırılamaz.

Küçükler ve kadınlar ile bedeni ve ruhi yetersizliği olanlar çalışma şartları bakımından özel olarak korunurlar.

Dinlenmek, çalışanların hakkıdır.

Ücretli hafta ve bayram tatili ile ücretli yıllık izin hakları ve şartları kanunla düzenlenir."

Madde 55: Ücret emeğin karşılığıdır. Devlet, çalışanların yaptıkları işe uygun adaletli bir ücret elde etmeleri ve diğer sosyal yardımlardan yararlanmaları için gerekli tedbirleri alır. Asgari ücretin tespitinde ülkenin ekonomik ve sosyal durumu gözönünde bulundurulur.

Madde 60: "Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir."

Madde 70: "Her Türk, kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptir.

Hizmete alınmada, görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilmez."

b)Kadınlara karşı her türlü ayırımı yasaklayan ve gerekli yerlerde müeyyideler de ihtiva eden yasal ve diğer uygun önlemleri kabul etmeyi,

Ülkemizde hükümetlerin uygulaması amacıyla beş yıllık dönemler halinde hazırlanan Kalkınma Planlarından Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Planı'nda ( 1985-1990) kadın konusu ilk kez başlı başına bir sektör olarak yer almış ve bu konuda alınması gerekli politikalar, tedbirler belirtilmiştir. 1996-2000 yılları arasındaki stratejileri içeren Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planında ise kadına yönelik tedbirler şöyle belirtilmektedir:

"Kadınların, eşit statüde bireyler olarak toplumsal yaşamın her alanına katılması esastır.

Eğitim, sağlık, çalışma hayatı, sosyal güvenlik ve istihdam alanlarında kadının statüsünün iyileştirilmesi ve mevcut eşitsizliklerin giderilmesi için önlemler alınacaktır.

Türk kadınının toplum içindeki yerini olumsuz olarak etkileyen hususların giderilmesi yönündeki çalışmalar sürdürülecektir.

Toplumsal refahın artırılması ve kadınların da refahtan en üst düzeyde yararlanabilmesi için kız çocuklarının ve kadınların eğitimine ağırlık verilecek ve kadının kalkınmaya katılımı geliştirilecektir."

Yine Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planının "Hukuki ve İdari Düzenlemeler" bölümünde ;

Türk Medeni Kanunu'nda yer alan; ikametgah, aile reisliği, soyadı, evlilik birliğinin temsili, husumet ehliyeti, evlilik yaşı, mal rejimi, eşlerin meslek ve sanatı, miras, ev eşyaları, resmi nikah ve nafaka gibi konularda gerekli düzenlemelerin yapılması, evlilik süresince edinilen malların evlilik birliğinin sona ermesi durumunda eşler arasında eşit paylaşımın uygulanmaya geçirilmesi, aile içi sorumlulukların eşit paylaşılması ve kadının toplumsal yaşama eşit biçimde katılımının sağlanması, Ceza ve Vergi Kanun'larında kadın-erkek eşitliğini bozucu ve kadını güç durumda bırakan hususların eşitlikçi bir anlayışla düzenlenmesi, çalışma hayatını düzenleyen yasalarda gebelik ve doğum izni, kreş ve çocuk bakımevi açılması ile ilgili maddelerde kadının çalışma yaşamından kopmasının önlenmesi, aile birliğinin güçlendirilmesi ve çalışan annelerin çocuklarının yeterli bakım imkanına kavuşturulmasına yönelik değişikliklerin yapılması öngörülmüştür.

Böylece 2000 yılına kadar gerçekleştirilecek bu hukuki düzenlemelerle Türkiye Sözleşmeye koyduğu çekinceleri kaldıracak ve 4.Dünya Kadınlar Konferansında bu konuda verdiği taahhüdü yerine getirecektir.

1996 yılının Temmuz ayında kurulan 54. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'nin programında kadına yönelik çalışmalar şöyle özetlenmektedir:

“Kadınımız toplumun en küçük ve temel kurumu olan ailenin en etkili yönlendiricisi ve yetiştiricisi olup, aile içinde ailenin mutluluğunu ve refahını oluşturmada eşi ile eşit sorumluluklara sahip bir bireydir.

Türk kadınının toplum içindeki yerini etkileyen olumsuz şartların ortadan kaldırılması yönündeki çalışmalara ağırlık verilecektir. Özellikle, kadınların eğitim, sağlık istihdam ve toplumsal statülerinin yükseltilmesi için gerekli çalışmalar yapılacaktır.”

c) Kadın haklarının erkeklerle eşit olarak yasal himayesini tesis etmeyi ve yetkili ulusal mahkemeler ve diğer kamu kuruluşları aracılığıyla kadınların her türlü ayırıma karşı etkin himayesini sağlamayı,

Türkiye'nin 1985 yılında imzaladığı, 1986 yılında yürürlüğe giren "Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi" gereğince ve Türk kadınına eşitlik içinde, sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasi alanlarda hakettiği statüyü kazandırmak üzere 28 Ekim 1990 tarih ve 3670 sayılı Kanunla, kadın konusunda ulusal bir mekanizma olarak Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına bağlı olarak kurulan Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü 24 Haziran 1991 tarihinde doğrudan doğruya Başbakanlığa bağlanarak sorumluluğu kadın konuları ile ilgili bir Devlet Bakanlığı tarafından üstlenilmiştir.

Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü, 13 Eylül 1993 tarihinde 21697 Sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 514 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kurulan "Kadın ve Sosyal Hizmetler Müsteşarlığı"nın, ana hizmet birimlerinden biri olarak yeniden yapılanmıştır.

Ancak 514 sayılı KHK ve bu kararnamenin çıkarılmasına dayanak olan Yetki Kanunu Anayasa Mahkemesi'nce iptal edilmiştir.

Bu iptalden sonra 2.6.1994 tarihinde 536 sayılı KHK ile "Kadın ve Sosyal Hizmetler Müsteşarlığı" yeniden kurulmuşsa da bu kararname ve bu kararnamenin dayanağı olan Yetki Kanunu da Anayasa Mahkemesi tarafından yine iptal edilmiştir.

Başbakanlık Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü, Anayasa Mahkemesi'nin bu iptal kararlarından sonra 25.10.1990 tarih ve 3670 sayılı ilk Kuruluş Kanunu çerçevesinde faaliyetlerini yürütmektedir.

Şu anda Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü'nün yeniden kuruluşunu sağlayacak Yetki Kanunu Tasarısı TBMM'nin komisyonlarında görüşülmeye başlanmıştır. Tasarının kanunlaşmasından sonra Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü, Başbakanlık Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığına bağlı bir kuruluş olarak bütçe ve personel açısından daha geniş olanaklara sahip olacaktır.

T.C. hükümetlerinden 19 Kasım 1991 tarihinde kurulan 49. hükümette ilk defa bir devlet bakanı "Kadın Aile ve Sosyal Hizmetlerden Sorumlu Bakan" olarak görevlendirilmiş olup daha sonraki hükümetlerde de bu durum devam etmiştir.

KSSGM'nin Kuruluş Amacı;

-Türk kadınının eğitim seviyesini yükseltmek,

-Tarım, sanayi ve hizmetler kesiminde ekonomik hayata katılımını artırmak,

-Sağlık, sosyal ve hukuki güvenliğini sağlamak,

-Ve böylece, kadının statüsünü genel olarak geliştirmek üzere, eşitlik içinde sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasi alanlarda hak ettiği statüyü kazandırmaktır.

KSSGM'nin Görevleri:

-Kadının statüsünün korunması ve geliştirilmesi, sorunlarının çözümlenmesi için Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda prensip, politika ve programlar hazırlamak ve gerekli çalışmaları yapmak,

-Kadının sosyal, ekonomik ve siyasi kararlara katılımını artırarak, kalkınma süreci ve toplumla bütünleşmesini sağlamak,

-Kadının statüsü ve sorunları konusunda gerek yurt içinde ve gerekse yurt dışında yapılan çalışmaları derlemek,

-Yurt içinde kadının statüsü ve sorunlarının çözümlenmesine temel teşkil edecek yaş ve cinsiyete göre istatistiki veri toplamak,

-Kadının statüsü ve sorunları konusunda görev verilmiş olan kuruluşlar arasında işbirliği ve koordinasyonu sağlamak, bu kuruluşlardan konu ile ilgili bilgileri istemek, bu konuda faaliyette bulunan gönüllü kuruluşları desteklemek, yerel yönetimlerin kadınla ilgili her türlü faaliyetini izlemek.

-Kadına ilişkin faaliyetlere etkinlik kazandırmak için başta yerel yönetimler olmak üzere yapılan eğitim faaliyetlerini izlemek, desteklemek, yönlendirmek ve kadının statüsü ve sorunları ile ilgili kamuoyu yaratmak,

-Milletlerarası çalışmalara Türkiye'nin katılımını ve koordinasyonunu sağlamak,

-Kadın ile ilgili konularda dokümantasyon, yayın ve tanıtma faaliyetlerinde bulunmaktır.

Genel Müdürlük teşkilatı Ekonomik İşler Dairesi, Eğitim ve Sosyal İşler Dairesi, Dış İlişkiler Dairesi, Dokümantasyon, İstatistik ve Yayın Dairesi'nden oluşmaktadır. Kuruluşundan bu yana Genel Müdürlük görevi BM CEDAW (Komite) ve INSTRAW üyesi olan kadınlar tarafından üstlenilmiştir. Şu anda da CEDAW‘da 1996 yılında üyeliği sona eren Sayın Aykor tarafından yürütülmektedir. Personel sayısı 38 olup bunların sadece 3’ü erkektir. Ayrıca uluslararası projelerin yürütülmesi için de 11 ulusal danışman ve uzman çalışmaktadır.

Ülkemizde kadın ve kadına ilişkin sorunların çözümüne katkıda bulunmayı amaçlayan sivil toplum örgütlerinin uzun sayılabilecek bir geçmişi bulunmasına rağmen, devlet örgütü içinde konu ile ilgilenen ayrı bir yapının oluşumu henüz yenidir. Sınırlı bir bütçe ve personele sahip olan Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü ilk kuruluş yasası ile görevine devam etmektedir. Ancak Genel Müdürlük, uluslararası projelerden sağladığı finans kaynakları ile (Dünya Bankası, BM) kadına yönelik hizmet veren ulusal mekanizma olarak faaliyetlerine devam etmektedir.

d) Kadınlara karşı herhangi bir ayırımcı hareket yapılmasından veya uygulanmasından kaçınmayı ve kamu yetkilileri ile kuruluşlarının bu yükümlülüğe uyumlu olarak hareket etmelerini sağlamayı,

e) Herhangi bir kişi, kuruluş veya teşebbüsün kadınlara karşı ayırım yapmasını önlemek için bütün uygun önlemleri almayı,

f) Kadınlara karşı ayırımcılık teşkil eden mevcut yasa, yönetmelik, adet ve uygulamaları, tadil veya feshetmek için yasal düzenlemeler de dahil gerekli bütün uygun önlemleri almayı,

Türkiye'de Cumhuriyetin ilanı ile ilk on yıl içinde, toplumsal dönüşümü sağlayan çok önemli devrimler gerçekleştirilmiştir. Kadınlar açısından büyük önem taşıyan bu devrimlerden en önemlisi, kadını doğrudan etkileyen Medeni Kanun'un kabulüdür.

17.2.1926 tarihinde kabul edilen 4.4.1926'da yürürlüğe giren Türk Medeni Kanunu başlangıçta birçok ülke ile karşılaştırıldığında oldukça ileri niteliklere sahipken, artık günümüzde toplum ihtiyaçlarının gerisinde kalmıştır. Özellikle 1980'li yıllardan itibaren Türk Medeni Kanunu'nun toplumsal gelişmelerin ortaya çıkardığı ihtiyaçları karşılayacak şekilde değiştirilmesi çalışmaları devam etmektedir.

Bu çalışmalardan biri de, Türk Medeni Kanunu'nun özellikle "Aile Hukuku" bölümünde kadın erkek eşitsizliğini içeren bazı maddelerin değiştirilmesine ilişkin "Medeni Kanun Değişiklik Tasarısı" olup, Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı'nca hazırlanmıştır. Hazırlanan Tasarı, 2.8.1993 tarihinde Başbakanlık tarafından TBMM Başkanlığına gönderilmiştir. TBMM Adalet Komisyonu'nda incelenen Tasarı, 1995 yılı başlarında geri çekilmiştir. Adalet Bakanlığı bünyesinde oluşturulan "Medeni Hukuk Komisyonu", Medeni Kanun'un bütünü üzerinde bir çalışma başlatmıştır. Tasarı üzerindeki çalışmalar devam etmektedir.

Bu tasarıda kanuni ikametgah, evin seçimi, kadının soyadı, birliğin temsili, sorumluluk, temsil yetkisinin sınırlandırılması veya kaldırılması, temsil yetkisinin iadesi, eşlerin hukuki işlemleri, velayet, nesep, tanıma, miras, boşanma ve nafaka, ailenin bakım ve ihtiyaçlarının karşılanması ile ilgili bazı hükümlerin Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesine uyumunu içeren kurallar bulunmaktadır.

Adalet Bakanlığında Medeni Hukuk Komisyonu çalışmaları sürdürülürken Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü'nde Medeni Hukuk Profesörleri, Barolar Birliği Temsilcisi ve Genel Müdürlük temsilcilerinin katılımıyla bir toplantı düzenlenmiştir. Toplantıda Almanya ve İsviçre örnekleri dikkate alınarak, Türkiye'ye uygulanabilecek mal rejiminin ne olabileceği tartışılmıştır. Tartışmada çıkan ortak görüş; Türkiye'de halen uygulanmakta olan mal ayrılığı rejiminin özellikle kadınların aleyhine olduğu ve terk edilmesi gerektiği yolunda olmuştur. Toplantıda Almanya'da uygulanan "Yasal Mal Rejimi"ne göre; edinilmiş malların tasfiyesi sırasında yapılan değerlendirme ve hesaplama açısından büyük zorluklar yaşandığı belirtilmiştir.

Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanan yeni Tasarı Türk Medeni Kanunu'nun bütününü değiştiren bir Tasarıdır. Adalet Bakanlığı Tasarısında yasal mal rejimi olarak "Paylaşmalı Mal Ayrılığı Rejimi" kabul edilirken "Edinilmiş Malların Paylaşımı", "Mal Ayrılığı" ve "Mal Birliği" rejimleri sözleşme ile seçilebilen mal rejimleri olarak belirlenmiştir.

Ancak Adalet Bakanlığı'nın kadın erkek eşitsizliğini gidermek amacıyla Kanun'un tümünde yapmayı planladığı çalışmaların istenilen hızda gelişmemesi TBMM'nde bulunan kadın milletvekillerinden 11'ini harekete geçirmiş ve kadınlar için öncelikli önem taşıdığı düşünülen "Evlilikteki Mal Rejimi"ni düzenleyen Türk Medeni Kanunu'nun 170.maddesinin madde başlığı ile birlikte değiştirilmesini içeren Kanun Teklifi'ni partileri adına (ANAP, DYP, CHP) 25.4.1996 tarihinde TBMM'ne sunmuşlardır. Bu Kanun teklifi ile 170. madde ve başlığı aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir;

"A- Kanuni Rejim

Madde 170: Eşler mal rejimi sözleşmesi ile Kanunda belirlenen diğer rejimlerden birini kabul etmedikleri takdirde eşler arasında evlenmeden sonra "Edinilen Mallara Katılma Rejimi" geçerlidir."

Buna bağlı olarak Tasarıda evliliğin ölüm, boşanma ve diğer nedenlerle sona ermesi hallerinde, tasfiyenin nasıl yapılacağına ilişkin yeni hükümler getirilmiştir.

Türk Ceza Kanunu'nda da kadın-erkek eşitsizliğine neden olan hükümler varolup, bu maddelerin yeniden düzenlenmesi amacı ile KSSGM Adalet Bakanlığı ile bir toplantı düzenleyerek, komisyon oluşturma kararı almıştır. Henüz komisyon oluşmamakla birlikte, KSSGM bu konuyu izlemektedir.

Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi özellikle Yüksek Mahkeme kararlarında uygulanmaya başlanmıştır.

g) Kadınlara karşı ayırımcılık teşkil eden bütün ulusal cezai hükümleri ilga etmeyi,

Bu kapsamda Türk Ceza Kanununun 12; 414; 415; 416; 417; 418; 419, 420; 421; 422; 423; 426; 428; 429; 434; 435; 436; 437; 440; 441; 442; 443; 444; 445; 446; 447; 448; 469; 470 maddelerinin Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi'nin ilgili hükümlerine uygun olmadığı görülmektedir. Bu hükümlerin değiştirilmesi için Sivil Toplum Örgütleri'nden yoğun talep gelmektedir. Sivil Toplum Örgütleri yukarıda sayılan suçların Türk Ceza Yasası'nda "Adab-ı Umumiye ve Nizam-ı Aile Aleyhine Cürümler" bölümünde değil "Şahsa Karşı Cürümler" bölümünde yer alması gerektiğini öne sürmektedirler.

MADDE 3

Taraf Devletler özellikle politik, sosyal, ekonomik ve kültürel sahalarda olmak üzere bütün alanlarda, erkeklerle eşit olarak insan hakları ve temel özgürlüklerinden yararlanmalarını ve bu hakları kullanmalarını garanti etmek amacıyla, kadının tam gelişmesini ve ilerlemesini sağlamak için yasal düzenleme dahil bütün uygun önlemleri alacaklardır.

Ülkemizde insan kaynağına ilişkin her türlü istatistik Devlet İstatistik Enstitüsü'nün kurulduğu 1927 yılından beri cinsiyet bazında derlenmekte ve yayınlanmaktadır. Kapsam ve yöntem değişiklikleri nedeniyle bazı istatistikler zaman serisi oluşturmamakla birlikte nüfus, eğitim, işgücü ve bu gibi temel verilere cinsiyet bazında ulaşmak mümkündür.

Kadın istatistikleri konusunda bugün gelinen nokta; çeşitli veri kaynaklarında varolan verileri biraraya getirmek, bunun da ötesinde kadına ilişkin geliştirilen kuramlar çerçevesinde ileri analizlerin yapılması ve kadın kimliğini, sorunlarını netleştirecek yeni araştırmaların tasarlanmasıdır.

Bu amaçla Hükümetimizle Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından yürütülen Kadının Kalkınmaya Katılımını Güçlendirme Ulusal Programı Projesi desteği ile Türkiye'de resmi olarak veri toplamak ve yayınlamakla görevli kuruluş olan Devlet İstatistik Enstitüsü bünyesinde 1993 yılında "Toplumsal Yapı ve Kadın İstatistikleri "Şubesi kurulmuştur.

Bu bağlamda KSSGM ile DİE''sü arasında, kadının toplum içindeki yerini belirlemek, sorunlarını saptamak ve sosyo-ekonomik kalkınma içinde kadının kalkınmaya katkısını güçlendirmeye yönelik ulusal ve uluslararası politikaların üretilmesi, geliştirilmesi ve değerlendirilmesi için gerekli olan güvenilir, güncel kapsamlı ve Türkiye'de kadın konusunda üretilmiş tüm istatistikleri kapsayacak "Kadın İstatistikleri ve Göstergeleri Veri Tabanı" nı oluşturmak amacıyla bir protokol imzalanmıştır.

Bu kapsamda DİE-Toplumsal Yapı ve Kadın İstatistikleri Şubesi bünyesinde bilgisayar ortamında oluşturulacak olan ulusal veri tabanı, uluslararası veri tabanları ile desteklenerek KSSGM aracılığı ile kullanıcıların hizmetine sunulacaktır.

B.M. 4. Dünya Kadınlar Konferansında kabul edilen Eylem Platformu karaklarını hiç bir çekince koymadan kabul etmiştir. Bu amaçla,Türkiye bölge ülkeleri kadınları arasında işbirliğini sağlamak amacıyla iki toplantı gerçekleştirmiştir."Pekin'e Giderken: Avrasya Ülkeleri Kadınları İşbirliği Kongresi", 17-19 Temmuz 1995 tarihleri arasında, Ankara'da, Azerbaycan, Gürcistan, Kazakistan, Kırgızistan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Makedonya, Moldova, Tacikistan, Türkiye ve Türkmenistan olmak üzere toplam 10 bölge ülkesinin katılımıyla gerçekleştirilmiştir.

Kongre'de, katılımcı ülke kadınların durumları ve Birleşmiş Milletler Dördüncü Dünya Kadın Konferansı Eylem Platformunda yer alan 12 kritik alana ilişkin bildiriler tartışılmıştır. Üç gün süren Kongre sonucunda, bölge ülkeleri olarak kadınların sorunlarının çözümü konusunda gerek ulusal gerekse uluslararası platformlarda ortak hareket etme niyetini vurgulayan bir sonuç bildirgesi kabul edilmiştir.

Kongrede kabul edilen sonuç bildirgesinin 14. maddesi uyarınca kurulması öngörülen Avrasya Ülkeleri Kadınları İşbirliği Grubunu kurmak üzere, 27-29 Mart 1996 tarihleri arasında, yine Ankara'da, "Avrasya Ülkeleri Kadınları İşbirliği Grubu Birinci Toplantısı" gerçekleştirilmiştir. Toplantıya Arnavutluk, Azerbaycan, Bosna-Hersek, Gürcistan, Kazakistan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Makedonya, Özbekistan, Romanya, Tacikistan, Türkiye ve Türkmenistan olmak üzere toplam 13 bölge ülkesi katılmıştır.

Toplantıda, Avrasya ülkeleri kadınları arasında sürekliliği olan bir işbirliği grubunun kurulması için bir protokol taslağı üzerinde çalışılarak son haline getirilmiş ve bölge devletlerinin onaylaması için katılımcılar tarafından parafe edilmiştir. Protokol, yedi devletin onaylaması ve onay belgelerini depoziter devlet olan Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine tevdi ettiği tarihte, onay belgelerini tevdi eden devletler açısından yürürlüğe girecektir. Diğer devletler açısından da, ilgili devletin onay belgesini tevdi ettiği tarihte yürürlüğe girecektir. Protokol'e göre, Avrasya Ülkeleri Kadınları Çalışma Grubu'nun Birinci Genel Kurul Toplantısı, Protokol'ün taraf devletlerce onaylanmasından itibaren altı ay içinde Türkiye'de yapılacaktır. Birinci Genel Kurul Toplantısı için gereken işlemlerin yürütülmesinden Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü sorumludur. Protokol'ün amacı, kadınların hayatın tüm alanlarına ve tüm faaliyetlere eşit katılımını sağlamak hedefi çerçevesinde üye devletlerde faaliyet gösteren hükümet dışı kuruluşlar, üniversiteler, bilimsel araştırma ve öğrenim kuruluşları ve uluslararası kuruluşlar ile işbirliği içerisinde araştırma ve uygulamalarda bulunmak ve benzeri çalışmalar yapmak üzere Avrasya ülkeleri kadınları arasında sürekli ve kurumsal bir işbirliği grubunun kurulmasıdır.

Bu grubun öncelikli çalışma alanı ve hedefi, Eylül 1995'te Pekin'de gerçekleştirilen Dördüncü Dünya Kadın Konferansı'nda bölge ülkelerinin 2000 yılına kadar gerçekleştirmek üzere verdikleri taahhütlerin, karşılıklı işbirliği içinde ve birbirini destekleyerek bir an önce yerine getirilmesini sağlamaktır.

Türkiye, kadının statüsünün yükseltilmesi ve sorunlarının çözümü konusunda bütün uluslararası toplantılara Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığı ve ulusal mekanizma olan Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü temsilcileri ile katılımını sürdürmektedir. Böylece uluslararası temel insan hakları uygulamalarına ve özellikle kadının insan haklarını esas alan tüm belgelere taraf olarak T.C. Hükümeti gerekli tedbirleri almaktadır.

Ekim 1993 tarihinde Roma'da, "Toplumda Kadına Karşı Şiddetin Yokedilmesi Stratejileri: Medya ve Diğer Araçlar" konusuyla toplanan Avrupa Konseyi 3. Bakanlar Konferansı'na katılınmıştır. Konferans'ta Türkiye Delegasyonunun talebi üzerine, Avrupa Konseyi 4. Bakanlar Konferansı'nın Türkiye'de yapılması kararlaştırılmıştır. Konferans, "Demokrasi, Kültürel Farklılık ve Kadın Erkek Eşitliği" temasıyla, 1997 yılında Türkiye'de yapılacaktır. Konferans için hazırlık çalışmalarına başlanmıştır.

Eylül 1994 tarihinde Kahire'de gerçekleştirilen ve özellikle kadın sağlığı konusunun önemli bir gündem maddesi olduğu Birleşmiş Milletler Nüfus ve Kalkınma Konferansı'na aktif bir şekilde katılınmış, toplantı sonucunda kabul edilen Deklerasyon ve Eylem Planının yürütülmesi için Türkiye gerekli uygulamaları başlatmıştır.

Mart 1995 tarihinde Kopenhag'da gerçekleştirilen, "Kadınların Yoksulluğunun Azaltılması" konusunun önemle üzerinde durulduğu Birleşmiş Milletler Dünya Sosyal Kalkınma Zirvesine de yine uzun bir hazırlık çalışmasından sonra, aktif bir şekilde katılınmıştır.

17-19 Nisan 1995 tarihlerinde Tahran'da "İslam Toplumunun Gelişmesinde Kadının Rolü" Sempozyumu, 1-3 Ağustos 1995 tarihlerinde İslamabad'da yapılan "İslam Toplumlarında Barış, İlerleme ve Gelişmenin Sağlanmasında Müslüman Kadın Parlamenterlerin Rolü" konulu Birinci Uluslararası Kadın Parlamenterler Konferansı yapılmıştır.

Gerek İslamabad, gerek Tahran Bildirgesi incelendiğinde, İslam dininin önerileri doğrultusunda kadın-erkek eşitliğinin gerçekleştirilmesinin mümkün olduğu, (hatta Tahran Bildirgesinde özellikle üzerinde durulduğu üzere, kadın-erkek eşitliğinin ancak ve ancak bu öneriler doğrultusunda gerçekleşebileceği) ancak İslam dini hakkında dünya kamuoyunun yanlış bir imaja sahip olduğu ve bunun düzeltilmesi gerekliliği konularının, üzerinde önemle durulan ana temalar olduğu görülmektedir. Bunun dışında, kadının ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel yaşama katılımı, kadının bütün bu alanlarda ilerlemesi için elverişli koşulların hazırlanması, aile içi şiddet dahil, cinsel istismar, fuhuş, kadın ticaretinin önlenmesi, aile ve iş yaşamının, kadının iş yaşamına katılımını destekleyecek şekilde uyumlaştırılması, kadınlar için eğitim hizmetleri, sağlık hizmetleri ve sosyal destek hizmetlerinin artırılması, özellikle kadınları etkileyen yoksulluğun ortadan kaldırılması gibi konular üzerinde durulmaktadır.

MADDE 4

1- Kadın ve erkek eşitliğini fiilen sağlamak için alınacak geçici ve özel önlemler, işbu sözleşmede belirtilen cisten bir ayırım olarak mütalaa edilmeyecek ve hiçbir şekilde eşitsizlik veya farklı standartların muhafazası sonucunu doğurmayacaktır. Fırsat ve uygulama eşitliği hedeflerine ulaşıldığı zaman bu tedbirlere son verilecektir,

2000'li yıllara girerken kadın konusunda sorun alanlarının saptanması, bu alanlara ilişkin stratejilerin belirlenmesi amacıyla, 4.Dünya Kadın Konferansı hazırlık çalışmaları çerçevesinde; 8-11 Haziran 1995 tarihleri arasında KSSGM tarafından "Türkiye'de Kadına Yönelik Politikaların Oluşturulması" konulu bir toplantı düzenlenmiştir. Kamu kurum ve kuruluşları, üniversiteler, siyasi partiler, sivil toplum örgütleri ve basın temsilcilerinin katılımı ile gerçekleştirilen toplantıda; Kurumsallaşma, Siyasal Alan, Çalışma Yaşamı, Sağlık ve Eğitim olmak üzere 5 öncelikli alan belirlenmiştir. Bu alanlar çerçevesinde tartışmalar yapılmış ve net tercihler ortaya konulmuştur. "Kadına Fırsat Önceliği Tanınması"nın temel bir politika olması gerektiği konusunda görüş birliğine varılmıştır.

Ülkemizde; ekonomik, sosyal ve siyasal alanda kadına yönelik fırsat önceliği konusunda oldukça önemli uygulamalar başlatılmıştır. Kadınların ekonomik kalkınmaya etkin katılımını sağlamak ve onları girişimciliğe teşvik etmek amacıyla 1993 yılından itibaren, Türkiye Halk Bankası ve Türkiye Vakıflar Bankası tarafından "Kadına Özel Kredi Programları" uygulanmaktadır.(Bkz. Madde 13)

Toplu Konut İdaresi Başkanlığı konutu olmayan kadınların, konut sahibi olabilmeleri için toplu konut programlarında kadınları özel gruplar içine alarak, kontenjan ayırma uygulaması başlatmıştır. (Bkz. Madde 14)

Kadınların kamusal ve siyasal yaşama katılımının özendirilmesinde fırsat önceliği tanınması yolunda; sendikalar, siyasal partiler, meslek odaları vb. kuruluşlarda bazı uygulamalar başlatılmış, ancak istenilen düzeye ulaşılamamıştır. Kadınların siyasal yaşama katılımının özendirilmesi çerçevesinde siyasi partilerimizden, biri parti meclisinin oluşumunda %25'lik kadın kotasını uygularken, diğer bazı partiler de 1995 yılı sonunda yapılan genel seçimlerde milletvekillerinden alınan adaylık başvuru ücretinde kadınlar için %50'lik indirim yaparak kadınlara yönelik fırsat önceliği örneği sergilemişlerdir.

Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ve yasalarımızda da çalışma yaşamında kadını koruyucu hükümler yer almaktadır. "Her Nevi Maden Ocaklarında Yeraltı işlerinde Kadınların Çalıştırılmaları" hakkındaki 45 sayılı ILO Sözleşmesi örnek olarak verilebilir.

1475 Sayılı İş Kanunu'nun 68. ve 78. maddeleri kadınların maden ocakları, kablo döşemesi, kanalizasyon ve tünel inşaatı gibi ağır ve tehlikeli işlerde çalıştırılamayacağını hükme bağlar.

1475 Sayılı İş Kanunu'na göre çıkarılan "Kadın İşçilerin Sanaiye Ait İşlerde, Gece Postalarında Çalıştırılma Koşulları" hakkındaki Tüzüğe göre kadınların gece postalarında çalıştırılmaları yasaklanmıştır.

2- Anneliğin himayesi maksadıyla işbu sözleşmede belirtilenler dahil, taraf Devletlerce alınacak özel önlemler ayrımcı olarak nitelendirilmeyecektir.

Anneliğin himayesi amacıyla 506 ve 657 Sayılı Yasalarda da kadın çalışanı koruyucu hükümler yer almaktadır.

506 Sayılı Sosyal Sigortalar Yasası'na göre; 120 gün analık sigortası primi ödeyen kadın sigortalıya doğumdan önceki ve sonraki çalışmadığı hergün için geçici işgöremezlik ödeneği verilmektedir.

657 sayılı Devlet Memurları Yasası'nda 25 Temmuz 1995 tarihinde yapılan değişiklikle kadın memura doğum öncesi 3 hafta ve doğum sonrası 6 hafta ücretli izin yanısıra isteği halinde kurumunun onayıyla 1 yıla kadar ücretsiz izin verilebilmektedir. Bu süre daha önce 6 ay ile sınırlandırılmıştı. Doğum yapan kadın memura doğum sonrası 6 ay süre ile günde 1.5 saat süt izni verilmesi de hükme bağlanmıştır.

1475 sayılı İş Yasası uyarınca hazırlanan "Gebe ve Emzikli Kadınların Çalıştırılma Şartlarıyla Emzirme Odaları ve Çocuk Bakım Yurtlarına Dair Tüzük" de doğum yapan kadın işçiyi koruyucu hükümler içermektedir.

MADDE 5

Taraf devletler aşağıdaki bütün uygun önlemleri alacaklardır:

a) Her iki cinsten birinin aşağılığı veya üstünlüğü fikrine veya kadın ile erkeğin kalıplaşmış rollerine dayalı ön yargıların, geleneksel ve diğer bütün uygulamaların ortadan kaldırılmasını sağlamak amacıyla kadın ve erkeklerin sosyal ve kültürel davranış kalıplarını değiştirmek.

Kitle İletişim Araçları

Günümüz toplumlarında cinsiyetçi yargıların değiştirilmesinde kitle iletişim araçlarının önemli bir etkisi olacağı düşünülmekte, gerek basında gerekse görsel-işitsel elektronik yayıncılıkta cinsiyetçi yargıların haber ve yorumlar aracılığıyla yeniden üretildiği kabul edilmektedir. Yaygın düşünce ve söz üretimine egemen olan erkek egemen anlayış, kadınların sözlerinin, düşüncelerinin, ilgilerinin, inançlarının, mesleki uğraşlarının, kendini gerçekleştirme biçimlerinin medyaya yansımasını etkilemektedir.

Türkiye'de de medyada kadın farklılığı ya da kadınların farklı sözleri, düşünceleri sınırlandırılmaktadır. Örneğin şiddetin nasıl konu edildiğine bakıldığında kadınların "zavallı" veya "kurban" edilmiş olarak sunulduğu görülmektedir. Yazılı iletişim araçlarında kadınlara yönellik şiddetin ne şekilde yer aldığı ortaya konularak, kitle iletişim araçlarının kadın ve şiddet konusunda daha bilinçli hareket etmesini sağlamak amacıyla Kadının Kalkınmaya Katılımını Güçlendirme Ulusal Projesi çerçevesinde 1993 yılında yaptırılmış olan Medya, Şiddet ve Kadın adlı araştırmada gazetelerde yayınlanan şiddet haberleri incelenmiş ve incelenen haberlerin %15.2'sinde şiddete uğrayan kadın acınacak durumda gösteren tanımlamalara, %7.6'sında kadının namusuyla ilgili olumsuz tanımlamalara yer verildiği tesbit edilmiştir.

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) Yayın Yönetmeliğinde şiddetin önlenmesiyle ilgili bir madde yer almaktadır. Ancak bu madde şiddeti genel olarak nitelendirmekte, kadına yönelik ya da eviçi şiddetin tanınması yönünde engel oluşturmaktadır. Bu nedenle Yayın Yönetmeliğinde kadına yönelik şiddetin ayrıca tanımlanması yayıncılıkta cinsiyetçi yargıların etkilenmesi yönünde bir adım olarak değerlendirilmektedir.

Toplumdaki kadın bilincinin yükseltilmesine ve kadının statüsünü artırmaya katkı sağlayacak programların gerçekleştirilmesi amacıyla Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü ile Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu (TRT) arasında 1995 yılında bir toplantı gerçekleştirilmiş ve yeni yayın dönemi için ortak politikalar saptanmıştır.

Ülkemizde sınırlı sayıda örnekleri görülmesine karşın, gerek TRT-UNICEF işbirliğinde hazırlanan yayınlara katkı sağlama (TRT'de kırsal kesim kadınına yönelik hazırlanan Can Suyu örneğinde olduğu gibi) ve gerekse televizyon için kadın bakış açısı ile hazırlanan belgesel filmleri destekleme (Kadınlar Vardır belgeseli örneğinde olduğu gibi) yoluyla Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü, kadınların yenilikçi yorumlarının ve sözlerinin daha geniş kadın topluluklarına ulaşmasına aracılık etmekte ve destek vermektedir.

Medya kuruluşlarında kadın profesyonellerin son yıllardaki artışı, kadın hareketinin politik taleplerinin kısmen de olsa yayıncılık alanına sızmasına fırsat vermiştir. 1980'li yıllarda güçlenen kadın hareketinin politik taleplerinin genelleştirilerek ve içi boşaltılarak yayıncılık dünyası içinde karşılık bulması sorunların daha çok görünür olmasını sağlamıştır. Kadının özgürleşmesini konu alan kitapların son yıllarda artması, kadın hareketince çıkarılan dergilerin yayın hayatına katılmaları kadınların kendi sözlerini biçimlendirmelerine katkı sağlamıştır. Örneğin ilk sayısı Nisan 1995 yılında yayınlanan Pazartesi adlı aylık kadın gazetesi 15. sayısına ulaşmıştır. Gazete kadın gazeteciler tarafından yayınlanmakta ve kendisini "kadınlardan yana olan herşeyi destekleyen, kadınların aleyhine olan herşeye karşı çıkan popüler feminist bir periyodik" olarak tanımlamaktadır.

Bir kadın yönetmen tarafından çekilen ve Tanzimattan bu yana Türkiye'de kadınların hak arama mücadelelerindeki dönüşümü ele alan Kadınlar Vardır belgeseli kadın hareketinin tarihsel gelişimi üzerine yapılan ilk çalışmadır. Film Pekinde 4.Dünya Kadın Konferansında gösteriminin ardından çeşitli dönemlerde televizyonlarda yayınlanmış ve gönüllü kadın kuruluşlarının etkinliklerinde gösterilmiştir. Ayrıca TRT tarafından Türkiye kadın hareketinin dünyadaki gelişime paralel olarak ele alındığı Kapılar Açılınca adlı belgesel dizi çekilmiş ve yayınlanmıştır.

Türkiye'de, kadınların daha çok teorik tartışmalarına yer başka yayın denemeleri de olmuştur. Ancak genellikle maddi olanaksızlıklar bu yayınların kısa süreli olmasına neden olmuştur.

Eğitim Materyalleri

Geleneksel toplum yapımızın bir uzantısı olarak halen okullarımızda okutulan ders kitapları cinsiyetçi kalıp yargılar içermektedir. Özellikle kadını anne ve eş rolü ile sınırlayıp, kız çocuğa anne, erkek çocuğa baba modeli sunarak, onu sadece bu kalıplar içinde gösteren görsel ve yazılı iletilere ders materyallerinde ve eğitim dilinde sıkça yer verilmektedir. Özellikle 1950'lerden sonra alfabelerdeki kadın imajında geleneksel rollerden yana bir eğilim sözkonusudur.

Bunun bir uzantısı olarak kitle iletişim araçları da kadını geleneksel kalıplar içinde sunarak geleneksel anne ve eş kimliğini pekiştirmektedir. Dolayısıyla cinsiyetçi kalıp yargılarını hem kitle iletişim araçlarından hem de ders materyallerinden ayıklamak zorlaşmaktadır. Örneğin çalışan kadınlar genellikle öğretmenlik ve hemşirelik gibi geleneksel kadın mesleklerinde gösterilmektedir.

Ülkemizde gerçekleştirilen araştırmalarda erkekler kadar kadınların da kendi asli görevlerini anne ve eş olarak algıladıkları, çalışsalar bile, çalışan kadın kimliklerini öne çıkarmadıkları görülmüştür.

XV. Milli Eğitim Şurası sonuçlarında, eğitim program, kitap ve iletilerinin cinsiyete dayalı kalıp yargılarından arındırılması; kadınların kamusal yaşama, erkeklerin aile ve ev yaşamına etkin katılımını gösteren örneklerin eğitim programlarında uygulanması; aile içi rol ve sorumluluk paylaşımında bireylere daha esnek tutumlar kazandırılmasının tüm örgün ve yaygın eğitim programlarının hazırlanmasında gözönüne alınması gerektiği, kadın sorunlarına duyarlı, konulara "kadın bakış açısından" yaklaşım materyalinin eğitim programlarına entegre edilmesi, bu doğrultudaki hizmetiçi eğitime ve özellikle öğretmenlik formasyonu programlarına ağırlık verilmesi, konularına yer verilmiştir.

8-11 Haziran 1995 tarihleri arasında Türkiye'de Kadına Yönelik Politikaların Oluşturulması konulu toplantıya katılanların ortak dileği, kadınları güçlendirici bilginin ders kitapları, öğretmen tutumları ve ders materyallerine konulması, rehber öğretmenlerin eşitlikçi değerler vermesi gerektiği olmuştur.

Ülkemizde insan hakları eğitimi açısından önemli bir gelişme 8.sınıfta okutulmak üzere "Vatandaşlık ve İnsan Hakları Dersi"nin müfredata konulmasıdır. Dersin temel amacı; öğrencilere demokrasi, insan hakları, tüketici hakları, sosyal ve hukuk devleti kavramlarını benimseterek öğrencilerde belli düşünce ve davranış değişikliği yaratmak ve bunu günlük yaşamda kullanabilmelerini sağlamaktır.

Vatandaşlık ve İnsan Hakları dersinin sözkonusu dersin İnsan Hakları ile ilgili Ana Belgeler bölümünde İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Paris Şartı, Çocuk Hakları Sözleşmesi, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi, yer almaktadır. Derse ayrıca, ailede demokratik hayata ilişkin bölümde yine cinsiyet ayrımı gözetilmeksizin eşlerin iş bölümüne ve kararlara eşit katılımının önemi ile ilgili bir ünite eklenmiştir. Vatandaşlık ve İnsan Hakları Dersi 1996-1997 öğretim yılından itibaren okullarda okutulmaya başlanacaktır.

b- Anneliğin sosyal bir görev olarak anlaşılmasını ve çocukların yetiştirilmesi ve gelişmesinde kadın ve erkeğin ortak sorumuluğun tanınmasını ve her halükarda çocukların menfaatlerini herşeyden önce gözeten anlayışa dayanan bir aile eğitimini sağlamak.

Aile içi sorumluluk paylaşımı açısından bakıldığında, Türkiye’de çocuk yetiştirmenin, anne ve babanın ortak sorumluluğu olduğu anlayışının henüz yerleşmediği, erkeklerin çocuk bakımı vb. işleri kadına bıraktığı gözlenmektedir. 1993 verilerine göre 5 yaşın altında çocuğu olan kadınların % 80’inden fazlası, çocuk için yemek hazırlamak, çocukları giydirmek, çocuk hastalanınca bakmak gibi işleri çoğunlukla tek başına ya da baba dışındaki diğer aile bireyleriyle yapmaktadır. Ancak, hasta çocuğu doktora götürme kararını ise % 50.8 oranında eşiyle birlikte verebilmektedir. Çocukla oyun oynamak gibi bir işi bile baba tek başına üstlenmemekte, kadınla paylaşmaktadır.

Türk ailesinin bütünlüğünün korunması, güçlendirilmesi ve refahının artırılması için gerekli araştırmaları yapmak ve projeler geliştirmek, bunların uygulamaya konulmasını sağlamak ve aile ile ilgili milli bir politikanın oluşmasını sağlamak amacıyla kurulan Aile Araştırma Kurumu Başkanlığı, özürlü çocuklara sahip olan aileleri bilinçlendirmeye yönelik kitaplar yayınlamakta, aile eğitimi ile ilgili toplantı ve seminerler düzenlemektedir.

Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu'na bağlı toplam 9 ilde bulunan toplum merkezlerinde ise; anne-çocuk eğitimi, ergen, okul öncesi çocuk eğitimi, yaz okulu, okuma-yazma kursu, grup çalışması, evde çocuk bakımı ve eğitimi kursu, gecekondu toplumunda kadının statüsünün desteklenmesi, çocukların ve gençlerin boş zamanlarının değerlendirilmesine yönelik projeler uygulanmakta olup, 1995 yılında 881 kişi bu hizmetlerden yararlanmıştır.

Milli Eğitim Bakanlığı, UNICEF ve Anne-Çocuk Eğitim Vakfı işbirliğinde Anne-Çocuk Eğitimi Kursları düzenlenmektedir. Amacı; çocuğu yakın çevresinden ayırmadan eğitmek, içinde büyüdüğü aile ortamını desteklemek, gelişimin en hızlı ve değişken olduğu 0-6 yaş dönemini iyi değerlendirip, çok yönlü gelişimini sağlamak ve ailenin fonksiyonlarını artırmak, dolayısıyla sağlıklı bir toplum yaratmak için 0-6 yaş grubunda çocuğu olan annelerin eğitilmelerini sağlamaktır. 23 ilde yürütülmekte olan proje kapsamında 8.000 anne eğitilmiş olup, proje kademeli olarak tüm illere yaygınlaştırılacaktır.

Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yürütülen "Eğitici Anne (çocuk bakıcısı) Yetiştirme Projesi" kurumsal bakım imkanlarından yararlanamayan 0-6 yaş grubundaki çocuklara bilinçli bakım evde (çocuğun evinde veya kurumlarda) çocuk bakan nitelikli elemanlar yetiştirmek, bakımla birlikte çocukların fiziksel, zihinsel, duygusal ve sosyal gelişmelerine destek olmak, aynı zamanda halen çocuk bakıcılığı yapan kişilerin de eğitilmeleri sağlama amacına yöneliktir. Proje 20 ilde uygulanmakta olup diğer illere yaygınlaştırılacaktır.

Ülkemizde maaşlı ya da ücretli çalışan kadın sayısının bu kadar düşük olmasında kamu ve özel sektör işverenlerinin işe alma sırasında, kadınlar aleyhine bir tutum sergilemeleri ve toplumumuzda geleneksel iş bölümü çerçevesinde çocuk bakımından yalnızca kadının sorumlu tutulması gibi yerleşik bir anlayışın varolmasının çok önemli bir yeri vardır.

Bir çocuğun yetiştirilmesinden, beslenmesinden, bakımından ve eğitilmesinden anne-baba ve devlet olarak herkesin sorumlu olduğu gerekçesinden yola çıkan Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü gerek istihdama girerken gerekse istihdam içindeyken kadın çalışanın erkek çalışanla birlikte aynı muamele eşitliğine tabi tutulması gerektiğine inanmaktadır. Bu amaçla doğum sonrası kullanılan ücretsiz iznin ebeveyn izni olarak düzenlenmesi için bir yasa taslağı hazırlanmıştır. Yasa taslağı ilgili kuruluşlara görüşleri alınmak üzere yollanmıştır.

Türkiye iç hukukunda, Türk Medeni Kanunu, Türk Vatandaşlık Kanunu, Çalışma Yasaları ve Nüfus Kanunu gibi kanunlarla çocukların bakımında ana-baba ve devletin görev ve sorumluluklarını düzenlemiş ve uluslararası hukuka uygunluğunu sağlamıştır.

Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, 20 Kasım 1989 günü Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda onaylanarak 2 Eylül 1990 günü yürürlüğe girmiştir. Türkiye sözleşmeyi 14 Eylül 1990 tarihinde imzalamış, ancak 9 Aralık 1994 tarihinde 17., 29. ve 30. maddelerine Lozan Anlaşması ve T.C. Anayasası kapsamında çekince koyarak kabul etmiştir.

 

 

 

MADDE 6

Taraf Devletler, kadın ticareti ve fahişeliğin istismarının her şekliyle önlenmesi için yasama dahil gerekli bütün önlemleri alır.

Kadına Yönelik Şiddet: Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konsey Kadının Statüsü Komisyonu Kadına Yönelik Şiddet Çalışma Grubu'nun yapmış olduğu şiddet tanımında;

"Hırpalama, dayak, ailedeki kız çocukların cinsel istismarı, evlilik içinde tecavüz, kadınların cinsel organlarını sakatlamak ve kadına zarar veren diğer geleneksel uygulamalar, evlilik dışı ilişkilerde şiddet ve istismara yönelik şiddet,

İşyerinde, eğitim kurumlarında ve başka yerlerde tecavüz, cinsel istismar, cinsel saldırı, gözdağı ve tehdit de dahil olmak üzere fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet, kadın ticareti ve fahişeliğe zorlamak,

Nerde olursa olsun devletler tarafından işlenen ya da görmezlikten gelinen fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet,"

biçiminde yer almaktadır. Kadına yönelik şiddet bu tanım kapsamında ele alınmıştır.

Türkiye'de kadına yönelik şiddet ciddi bir sorundur. Kadına yönelik şiddet, özel (aile) ve toplumsal alan olmak üzere hayatın her iki alanında da yeralmaktadır. Özel alandaki şiddet anne-babadan çocuklara, erkekten kadına, çocuklardan ana-babaya veya kardeşten kardeşe yönelik olabilmektedir. Bu raporda özellikle erkeğin kadına uyguladığı şiddet üzerinde durulmaktadır. Şiddet, temel özgürlükleri ve insan haklarını ihlal edip engellediği gibi, kadınların haklarını kullanmalarını da olanaksızlaştırmaktadır.

Bir insan hakkı ihlali olan kadına yönelik şiddetin boyutları bilinmemektedir. Kadına yönelik şiddet, 1980'lerde önce kadın hareketinin, daha sonra da Türkiye'nin gündemine girmiştir. Toplum açısından önemli olan bu gelişme, 1988 ve sonrasında açık oturumlar, konferanslar vb. çalışmalarla konuya ilgi giderek artmıştır. Yapılan araştırmalarla kadına yönelik şiddet kısmen görünür kılınmıştır.

4. Dünya Kadınlar Konferansı Eylem Planı'nda da yer aldığı biçimiyle, şiddete maruz kalan kadınların başvurduğu güvenlik güçleri, sağlık personeli ve diğer kamu görevlilerinin insan hakları çerçevesinde eğitilmesi konusunda ilk adım olarak polislerin hizmet içi eğitimden geçirilmesi hedeflenmiştir. Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü ile Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı tarafından yürütülen "Kadının Kalkınmaya Katılımını Güçlendirme Ulusal Programı" kapsamında desteklenen, Ankara Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi koordinatörlüğünde, A.Ü. Tıp Fakültesi Anabilim Dalı Sosyal Psikiyatri Ünitesi ve Psikiyatrik Kriz Araştırma ve Uygulama Merkezi öğretim üyeleri, Kadın Dayanışma Vakfı psikologlarının katkıları ile gerçekleştirilen "Karakoldaki Dostumuz" programına, Ankara Emniyet Müdürlüğüne bağlı karakollarda görev yapan 94 emniyet mensubu katılmıştır.

Şiddete maruz kalmış kadın ve çocuklara da hizmet veren polis memurlarının eğitilerek mağdurların rehabilitasyonunda ilk aşamanın karakollarda başlayabilmesini sağlamak ve şiddet mağdurlarının emniyet görevlilerine başvurmalarını engelleyen karakol/polis imajının değiştirilmesini amaçlayan program 12 Şubat ve 6 Mayıs 1996 tarihinde gerçekleştirilmiştir.

Başbakanlık Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü ve diğer kamu kurum ve kuruluşları ile sivil toplum örgütleri başta Uluslararası 25 Kasım Kadına Karşı Şiddete Hayır günü olmak üzere düzenlenen çeşitli toplantılar (panel, tv'de açık oturumlar, söyleşiler vb), kampanyalar (şiddete karşı toplumsal duyarlılığı artırmak, kadını bilinçlendirmek amaçlı gösteri, sergi ve yürüyüşler vb) ve yayınlarla (akademisyenlerce gerçekleştirilen araştırmalar, incelemeler, dergiler vb) şiddetin insan üzerindeki olumsuz etkilerini tartışarak bu konudaki duyarlılığı artırmakta ve pekiştirmektedir.

Ülkemizde medya organları kadına yönelik şiddeti yansıtırken taraflı davranmakta, şiddet olayını şiddeti uygulayan kişilerin anlatılarına göre yorumlamakta adeta şiddete uğrayan kadını suçlu konumuna sokmaktadır. Böylece medyadan alınan mesaj, şiddetin olumsuzluğu değil, kadınların geleneksel bakış açısına göre yapmaması gereken davranışları yaptığında sonucun neler olabileceği şekilinde algılanmaktadır. Bu da toplumun; şiddeti ortadan kaldırmaya yönelik değil, şiddetin gerektiğinde devamının sağlanması şeklindeki görüşünü destekler niteliktedir.

Günümüzde kitleyi en fazla etkileyebilen iletişim araçlarından olan televizyonlarda şiddet olgusu çok sık işlenmekte, ancak şiddetin olumsuzluğu vurgulamamakta aksine şiddetin yaşamın bir parçası olduğu mesajı verilmektedir. Özellikle çocuklara ve gençlere yönelik televizyon programlarında şiddet olgusu çok yoğun işlenmektedir. Bu da gelecekte şiddetin daha çok yoğunlaşmasına neden olacaktır. Bunun engellenmesi için Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu'na başvurarak kadın ve çocuklara karşı şiddet içeren film ve programların TV kanallarında geç saatlerde yayınlanması konusunda girişimde bulunmuştur.

Türkiye'de medyada kadına yönelik şiddet haberlerinin yer alma biçimi, şiddeti körükleyecek ve kadınları bir kez daha mağdur edecek nitelikte olması nedeniyle, Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü konunun önemini dikkate alarak yapılan çeşitli araştırmaları desteklemekte ve kamuoyunun dikkatini bu yöne çekmektedir.

Şiddete ilişkin olarak üniversiteler ve özel araştırmacıların yaptığı araştırmaların sayısının giderek arttığı ülkemizde şiddet konusunda duyarlılık da eskiye oranla artmış, şiddet daha konuşulur bir sorun haline gelmiştir. Buna rağmen ülkemizde gerek kadınlar gerekse erkekler arasında şiddeti meşru kabul etme eğilimi oldukça yüksektir.

Şiddetle İlgili Araştırma Sonuçları

Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsünün 1989 yılında yayınlanan "Türk Nüfus ve Sağlık Araştırma"sı sonuçlarına göre, Türkiye'de kadınların %44.9'u, erkeklerin ise %45'i, kadın kocasına itaat etmediğinde kocanın karısını dövmeye hakkı olduğunu düşünmektedir.

Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı tarafından 1990 yılında yaptırılan "Türk Kadını" araştırmasında; evli kadınların %18'inin kocaları tarafından dövüldüğü veya dövülmek istendiği ortaya çıkmıştır.

1990 yılında yapılan bir araştırmada; erkeklerin eşlerini dövmesini onaylayanların oranı %27 olarak bulunmuştur. Kadınlar için %20 olan bu oran erkekler için %31.7'e çıkmaktadır. Yaşlılar ile düşük eğitimliler arasında kadının dövülebileceğini düşünenlerin oranı %47'ye yükselmektedir. Görüşülenlerin %35.1 kadınların zaman zaman, evde, dayak yemeyi hak eden davranışlarda bulunduğunu belirtmiştir. Bu araştırma ile sığınma evlerinin sorunun çözümünde işe yarayacağını düşünenler %36.3, işe yaramayacağını düşünenler %35.4 tür.

1992 yılında yapılan "Yoksulluk, Evlilikte Geçimsizlik ve Boşanma" başlıklı araştırmada, boşanmış yoksul kadınlarca belirtilen geçimsizlik nedenlerinin başında %53.42 ile kocanın karısını dövmesi, %30.6 ile kocanın çocukları dövmesi gelmektedir. Bu araştırmada kadınların %84'ü kocalarınca tokatlanmakta, %70'i yumruklanmakta, %43'ü hastanelik edilenedek dövülmekte, %55'i ölümle tehdit edilmektedir.

Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu'nun 1994 tarihinde yaptırmış olduğu "Aile İçi Şiddetin Sebep ve Sonuçları" adlı bir araştırmaya göre dokuz gazetede aile içi şiddet haberlerine 1., 2. ve 3. sayfalarda yer verildiği saptanmıştır. Küçük ve orta boy başlıkla verilen haberlerde genellikle resim kullanıldığı, kurbanların çoğunun kadın, suçluların çoğunun erkek olduğu ve suçluların yarısının kadının kocası olduğu görülmüştür. Haberin başlığı küçüldükçe ve kurban alkolikse suçlu mazur görülmektedir. Muhafazakar gazetelerde aile içi şiddet haberlerine yer verilmediği belirtilen araştırmada, son olarak medyanın şiddet olaylarını kanıksanan olaylar haline getirdiği ve okuyucuları konu hakkında bilgilendirmediği belirtilmektedir.

Yine Başbakanlık Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğünün yaptırdığı "Medya, Şiddet ve Kadın" adlı araştırma sonuçlarına göre;

-Şiddete uğrayan kadınlar genç yaşlardadır.

-Daha önce şiddetle ilgili olarak yapılan araştırmaların da gösterdiği gibi ev, şiddetin daha çok yaşandığı mekandır. Çekirdek ailelerde yaşayan kadınlar daha çok şiddet eylemlerine maruz kalmaktadır.

-Saldırganın ruhsal durumunda bir anormallik sözkonusu değildir. Zaten modern kapitalist toplumlarda şiddet üzerine yapılan araştırmalar da, saldırgan erkeklerin psikolojik durumlarında herhangi bir anormalliğe rastlanmadığını ortaya koymaktadır.

-Şiddet eylemlerinde saldırgan büyük bir olasılıkla ya kocadır ya da kadınların yakın duygusal ilişkiye geçtiği erkeklerdir.

-Türkiye'de kadınlara yönelik şiddetin görünür biçimi kadınların öldürülmesi şeklinde belirmektedir. Başka bir ifade ile kadının öldürülmesi, namus ile gerekçelendirilerek haklılaştırılan bir şiddet biçimi olarak azımsanmayacak bir orandadır.

-Kadınlara yönelik şiddet eylemlerinde daha çok ateşli silahlar ve kesici aletler kullanılmaktadır.

-Kadınlara yönelik şiddet eylemlerinin en belirgin nedeni, toplumda kabul gören genel ahlak ve namus anlayışıdır. Kadınlar bu anlayışa uymadıklarında şiddetle cezalandırılmaktadır.

-Şiddet eylemleri daha çok gece gerçekleştirilmektedir.

-Erkek şiddet eylemleri içinde dayak ve tecavüzü kişiselleştirmekte, kadına hiçbir nedene dayanmadan dayak atmayı kendi hakkı görmekte ve tecavüz etmeyi erkeklik kimliğinin bir uzantısı olarak kabul etmektedir. Yaralama ve öldürme gibi ağır şiddet eylemlerini toplumsallaştırmakta, geleneksel ahlak ve namus anlayışı ile konumunu haklılaştırmaktadır.

1994 yılında yapılan "Türkiye'de Çocuk Eğitim Evlerindeki Hükümlü Gençlerin Aile İçi Şiddete İlişkin Değerlendirmeleri" başlıklı araştırmada hükümlü gençlerin babalarının annelerine fiziksel şiddet uyguladıkları (%35) annelerine günlük ihtiyaçlarını karşılayabileceği kadar dahi para vermedikleri (%54), anneleriyle ilgili kararları tek başına aldıkları (%36) saptanmıştır.

- Hükümlü gençlerin %78'i anne-babalarının anlaşamadığını belirtmiştir. Temel anlaşmazlık nedeni geçim sıkıntısıdır (%82). Bunu çocuk bakım ve yetiştirilmesi izlemektedir (%74).

- Hükümlü gençler babalarının kendilerini sopa vb. ile dövdüğünü (%41), yumruk tekme attığını (%43), küfrettiğini (%44), tehdit ettiğini (%40), sürekli başkasıyla kıyasladığını (%40), hastalandığında ilgilenmediğini (%76) açıklamıştır.

- Hükümlü gençlerin %50'si gelecekte hiçbir koşulda eşlerine karşı şiddet uygulamayacağını belirtmiştir. Bununla birlikte %26 oranında genç "eşim bana karşı gelirse şiddete başvururum" demiştir.

- Bu araştırma, şiddet "ailede öğrenilir, beslenir" türünden görüşleri desteklemiştir.

Türkiye'de kadının statüsünü iyileştirmek ve kadına karşı saldırgan davranışların ve kadın suçluluğunun nedenlerini ortaya çıkarmak ve bu konuda gerekli önlemlerin alınmasına yardımcı olmak amacıyla, "Ailede Kadına Karşı Şiddet ve Kadın Suçluluğu" konusunda yapılan bir araştırma 1995 yılında Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü tarafından bastırılarak tüm kamu kurum ve kuruluşları ile hükümet dışı kuruluşlara dağıtılmıştır. Araştırma sonuçlarından bazıları şunlardır:

-Şiddete maruz kalan suçlu kadınların, erkekten kaynaklanan şiddetin nasıl önlenebileceği konusundaki önerileri ile öğrenim durumları arasında anlamlı bir ilişki vardır. İlkokul mezunu kadınların büyük çoğunluğu "erkeğin eğitilmesi" ile "kadınların haklarının öğretilmesi" gerektiğini vurgulamışlardır.

-Kadın sosyo-ekonomik düzeye göre suçlu ve suçlu olmayan grupta eşin kötü davranışlarına farklı değil, büyük bir oranla homojen bir tepki vermekte; sabretmekte, katlanmaktadır. Kadınların ileride kızları için tavsiyeleri de bu yöndedir. Zaten çalışma sonuçları eşin şiddet kullanmasından kendini sorumlu görenlerin oranının suçlu grupta %52.5, diğer grupta da %69.9 olduğunu göstermiştir. Böylece kadın kendisinin de sorumluluğu olduğunu düşündüğü bir olaya hem kendisinin hem de ileride kızının sabretmesini öngörmektedir.

-Yaygın olan görüşün aksine şiddete maruz kalan kadın için evi terketmek kolay değildir. Evi terketme kararında kadının gidecek yerinin olmaması üç farklı sosyo-ekonomik düzeyde de çok önemli bir etkendir.

-Kadın evlilik, aile ve şiddet konularında hakim olan değerleri büyük oranda içselleştirmektedir.

-Şiddetin toplumumuzda önemli ölçüde onaylanan ve sert tepkiyle karşılanmayan bir olgu olduğu söylenebilir.

-Kadınların %21.2'si, suçlu kadınların ise %63.9'u şiddete maruz kaldıklarını ifade etmişlerdir.

1995 yılında yapılan "Halkın Boşanmaya İlişkin Tutumları" adlı araştırmaya göre, halkın %74'ü erkeğin kesinlikle eşini dövemeyeceği, %23.4'ü ise erkeğin gerektiğinde eşini dövebileceğini düşünmektedir.

Yine 1995 yılında yapılan "Güneydoğu Anadolu'da Kırsal Kesim Kadın ve Erkeklerinin Evlilik İlişkisine ve Toplumda Kadının Konumuna Bakışları" konulu araştırma sonuçlarına göre;

- Köyde yaşayan kadınların %76'sı eşleri tarafından dövülmektedir. Başlıca dayak nedenleri kocanın sözünü dinlememe (%39), ev işlerini aksatma (%22) ve cinsel sorunlardır (%13).

- Evlenmeden önceki yaşamlarında anneleri, babaları ve ağabeyleri tarafından dövülen kadınların büyük çoğunluğu (%73; %78; %78), evlilik yaşamlarında da kocaları tarafından dövülmektedir.

- Evlenmeden önceki yaşamında kadının babası tarafından dövülmesinin başlıca nedeni söz dinlememedir (%67).

- Kadınların %51'i çocukken anneleri tarafından da dövülmüştür. Bunun başlıca nedeni ise, ev işlerini yapmamaktır (%4.2).

- Köyde yaşayan erkeklerin %83'ü çocukluklarında babaları tarafından dövülmüştür.

- Köyde yaşayan erkeklerin %89'u çocukluklarında babalarının annelerini dövmesine tanık olmuştur.

- Erkeklerin %76'sı zaman zaman eşlerini dövdüklerini itiraf etmiştir. Onlara göre başlıca dayak nedeni söz dinlememedir (%44).

"Sığınaklarda Kalan Kadınların Uğradığı Şiddetin Boyutları" konulu 1996 yılında yapılan araştırma sonuçlarından bazıları şunlardır;

- Evli kadınların tümü kocadan, bekarların tümü babadan şiddet görmüştür. Fiziksel şiddet oranı %59, fiziksel olmayan şiddet oranı %63'tür.

- Şiddete uğrayan kadınların %41'i intihar girişiminde bulunmuştur. Bu kadınların yarısı iki-üç kez, yarısı bir kez intiharı denemiştir. İntihar girişiminin temel nedeni şiddeti sonlandırmak için başka çareleri kalmadığını düşünmeleridir (%70).

- Şiddete başvuran erkeklerin %33'ünün alkol, %19'unun alkol ve kumar alışkanlığı vardır.

- Evli kadınların %92'si evliliklerinin ilk günlerinde şiddete uğramışlardır.

- Şiddete uğrayan kadınların %41'i şiddet nedeniyle hiç karakola gitmemiştir. %59'u uğradığı şiddet nedeniyle karakola başvurmuştur.

- Karakolda polisin temel tutumu barıştırmadır (%47). Kadınların %26'sı polisin ilgisiz kaldığını, %18'i ise çok anlayışlı davrandığını belirtmiştir.

- Kadınların tamamı şiddete en fazla ev ortamındayken uğramıştır.

- Şiddete başvuranların, çoğu hiçbir nesne kullanmadan, fiziksel gücüyle şiddet uygulamaktadır (%46). Bunu kesici alet (%22) ve sopa (%13) izlemektedir.

1996 yılında yapılan "Evli Kadınlara Yönelik İstismar ve Kadınların Sığınmaevleri Hakkındaki Düşünceleri" başlıklı araştırma sonuçlarına göre;

- Kocanın kötü davranması durumunda kadınların %77.8'i hiç kimseden yardım istememiştir.

- Kocanın kızması durumunda kadınların %47.2'si susmakta, %21.7'si ise konuşmayı denemektedir.

- Kocanın kötü davranması karşısında kadının verdiği tepkilerin başında susma gelmektedir (%39.4). Bunu düşük oranla konuşma izlemektedir (%16.7).

- Araştırmaya katılan kadınların büyük çoğunluğu (%78.9) eşlerinin kendisine kötü davrandığını belirtmiştir. Bu kadınlar arasında, bunun kendi davranışlarından kaynaklandığını söyleyenler ilk sırayı almaktadır.

- Kadınların %49.4'ü çocukluğunda anne-babasından dayak yemiştir.

- Kadınların %67.2'si çocuklarını dövmektedir.

- Çalışan kadınlarda fiziksel istismara uğrama oranı daha düşüktür.

- İntihar girişiminde bulunan kadınlar istismara daha çok uğramışlardır.

- Erkeğin eğitim düzeyi yükseldikçe, kadına yönelik hem fiziksel hem de fiziksel olmayan istismar azalmaktadır.

- Erkeğin alkol kullanması, kadının özellikle fiziksel istismara uğramasında önemli bir etkendir.

Kadın Dayanışma Vakfı'nın Avrupa Birliği'nce desteklenen "Kadının İnsan Hakları" projesinde eğitim program ve materyalinin uygulandığı alan çalışmasında elde edilen verilere göre;

-Kadınların sadece %3'ü eşinden şiddet görmediğini söylemiştir. Diğer bir ifadeyle, kadınların %97'si ise kocasından bazan ya da sık sık şiddet gördüğünü belirtmiştir.

Şiddet gördüğünü ifade eden kadınların;

- %46.8'i arasıra, az,

- %34.6'sı bazan, orta şiddete,

- %15.6'sı sık sık, çok, şiddete uğradığını beyan etmiştir.

Öte yandan kadınların;

- %41'i kocası tarafından küçük görülmektedir.

- %41'inin kocası duygularını önemsememektedir.

- %51'inin kocası, kadının isteyip istemediğine aldırmadan cinsel ilişkide bulunmaktadır.

-%21'inin kocası da kadını istemediği biçimde/türde cinsel ilişkiye zorlamaktadır.

- %62'sinin kocası, kadın onun düşüncesine katılmazsa kızmaktadır.

- %43'ünün kocası emirler yağdırmakta, %42'sinin kocası evişleri zamanında yapılmadığında sinirlenmekte, %74'ünün kocası kadına bağırıp azarlamakta ve %35'inin kocası kadını başkalarının önünde azarlayıp hakaret etmektedir.

-%57'si bazan ya da sık sık kocasından dayak yemektedir.

-%21'i kocası tarafından tehdit edilmekte, %15'i hastanelik olacak kadar kötü dövülmekte, %12'sine kocası bazan ya da sık sık öldürmek istermiş gibi kötü davranmakta, %8'i de jilet, makas, bıçak, silah gibi delici-kesici aletle tehdit edilmektedir.

Yine Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğünün desteklediği 1995 yılında başlayan "Aile, Evlilik ve Sosyal-Kültürel Çevrenin Kadın Suçluluğuyla İlişkisi ve Cezaevlerindeki Rehabilitasyon Çalışmalarıyla İlgili Sosyolojik Bir Araştırma" başlıklı proje halen devam etmektedir.

Projenin temel amacı kadın suçlularının sosyo-ekonomik ve kültürel özellikleri ve onları suça iten nedenlerin belirlenmesi yanında, kadın suçluların ve çocuklarının rehabilitasyonu ile ilgili öneriler geliştirmektir.

Kadına Yönelik Şiddet Konusunda Danışma ve Barınma Hizmetleri Sunan Resmi ve Gönüllü Örgütler

Ülkemizde kadına karşı şiddeti meşru kabul etme eğilimi gerek kadınlar gerekse erkekler arasında, yüksek olmakla birlikte, feminist kadınların dayağa karşı başlattıkları kampanya ile birlikte bu konuda bir duyarlılık oluşmuştur. Bu konuda gelişmekte olan duyarlılığa paralel olarak şiddete uğramış kadınlar için kurumlar oluşmuştur.

Kadına yönelik şiddet konusunda hizmet sunan kuruluşlar gönüllü, yerel ve resmi düzeyde olmak üzere üç kategoride ele alınabilir.

Gönüllü Kuruluşlar

Kadın Dayanışma Vakfı: Vakıf 1991 yılında kurulmuştur. 1991 yılında Türkiye'de ilk kez bir yerel yönetim ve sivil toplum örgüt işbirliğiyle bir projeyi yaşama geçirmiş, Altındağda Kadın Danışma Merkezini açmıştır. Bu merkeze başvuran kadınlara, psikolojik, hukuksal danışmanlık hizmeti verilmektedir. Kadın Dayanışma Vakfı 1993 yılında Türkiye'nin ilk bağımsız kadın sığınmaevini açmıştır. Özellikle aile içinde şiddete uğramış kadınların, kendi kendilerine yeterli olmaları ve kendi kararlarını kendilerinin vermesi konusunda destek vermeyi amaçlayan Vakfın, danışma merkezine 1991-1996 tarihleri arasında 806 kadın başvurmuştur. Bu kadınların 172'si ve beraberindeki 205 çocuk sığınmaevine kabul edilmiştir.

Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı: 1990 Kasım ayında kurulmuştur. Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfına bağlı, İstanbul'da Kadın Danışma Merkezi ve 1995 yılında Kadın Sığınağı açılmıştır. Danışma merkezine başvuran kadınlara psikolojik danışmanlık, hukuksal danışmanlık, iş bulmaya rehberlik, beceri ve meslek eğitimi gibi konularda hizmet verilmektedir. Kadın Sığınmaevine, barınma talebiyle gelen şiddete uğramış kadınlara yukarıda sözü edilen konularda da destek verilerek barınma talepleri karşılanmaktadır. Sözkonusu Vakfa 1993 yılında T.C.Hükümeti Kadın, Aile ve Sosyal Hizmetlerden sorumlu Devlet Bakanlığı fonlarından maddi destek verilmiştir.

İstanbul Kadın Hakları Komisyonu ve Türk Hukukçu Kadınlar Derneği tarafından İstanbul'da şiddete maruz kalan kadınlara hukuki danışmanlık hizmeti sunulmaktadır. Sözkonusu kuruluşlar 1996 yılı Haziran sonuna kadar 120 kadına danışmanlık yapmıştır.

Yerel Yönetimler

Bornova Belediyesi Kadın Danışma Merkezi: 1990 yılında İzmir'de kurulmuştur. Danışma merkezine başvuran kadınlara psikolojik, hukuksal, iş bulmaya rehberlik yapmak gibi konularda danışmanlık hizmeti verilmektedir.

Küçükçekmece Belediyesi Kadın Evi: İstanbul'da Küçükçekmece Belediyesince 1996 yılında kurulmuştur. Şiddete uğrayan kadınlara hizmet sunmaktadır.

Kadın evine 7 Mart 1996 tarihinden Haziran 1996 tarihine kadar 55 kadın başvurmuş, bunlardan 47 kadına ve 15 çocuğa barınma hizmeti sunulmuştur.

Resmi Kuruluşlar

Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü:Devlet düzeyinde Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü kadına yönelik şiddet konusuna ilişkin araştırmalara destek vermekte, kurumlarda bulunan personele bu konuda seminer ve eğitim proğramları sunmak gibi faaliyetlerde bulunmaktadır.

Yine 28 Eylül 1994'de, kadınlara karşı her türlü şiddet, girişimcilik ve el emeğinin değerlendirilmesi konusunda danışmanlık ve rehberlik hizmeti sunmak üzere Genel Müdürlük bünyesinde Bilgi Başvuru Bankası (3B) kurulmuştur.

3B, Bilgi Başvuru Bankasında, şiddete uğrayan kadınlara psikolojik destek vermek, Çağdaş Hukukçular Derneği desteği ile ücretsiz hukuki danışmanlık hizmeti sunmak ve barınma talebi ile başvuran kadınları ilgili gönüllü ve resmi kadın misafirhanelerine, sığınmaevlerine, kadın evlerine, kadın sığınağına yönlendirme biçiminde rehberlik hizmetleri sunulmaktadı

Tablo 1:Bilgi Başvuru Bankasına (3B) 28 Eylül 1994 Tarihinden 30 Mayıs 1996 Tarihine Kadar Müracaat Eden Kadınların Konuları İtibariyle Sayısal Dağılımı

Konu

Sayı

Oran

El Emeğini Değerlendirme Konusunda

579

44.64

Hukuki Danışmanlık

281

21.67

Psikolojik Danışmanlık

95

7.32

Barınma

43

3.32

İş Kurma

6

0.46

Kredi Alma

55

4.24

İşe Girme

91

7.02

Mesleki Eğitime Katılma

8

0.62

Diğerleri

139

10.72

Toplam

1.297

100

28 Eylül 1994 tarihinden 30 Mayıs 1996 tarihine kadar 3B'ye 1297 kadın başvurmuştur. Bu başvuruların, 281'i şiddet konusunda hukuki danışmanlık alma, 95'i psikolojik danışmanlık, 43'ü ise barınma talebinde bulunma şeklinde olmuştur.

Başbakanlık Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü (SHÇEK) Kadın Misafirhaneleri: SHÇEK Genel Müdürlüğünün İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğüne bağlı olarak, İzmir (1990), Ankara (1991), Bursa (1991), Antalya (1991), Eskişehir (1993), İstanbul (1995), Tekirdağ (1996) olmak üzere değişik bölgelerde toplam 7 Kadın Misafirhanesi bulunmaktadır. Kadın Misafirhanelerine,eşler arası anlaşmazlıklar nedeniyle korumasız kalıp terk edilen kadınlar, cinsel, fiziksel ve duygusal istismara uğrayan kadınlar, kendi bünye veya çevre koşullarından doğan ve kontrolleri dışında oluşan maddi ve sosyal yoksunluk içine düşmüş kadınlar, istenmeyen evliliklerle karşı karşıya kalan kadınlar, daha önce madde ve alkol bağımlılığı olup da bu konuda tedavi görmüş ve alışkanlıklarını terk etmiş kadınlar, cezaevinden yeni çıkmış kadınlar ile evlilik dışı çocuk sahibi olan ve bu nedenle ailesi tarafından reddedilen kadınların kabulü uygun görülmektedir.

Misafirhanelere başvuran kadınların çoğunluğunu eşleri tarafından fiziksel, cinsel ve duygusal yönden istismar edilmiş kadınlar oluşturmaktadır.

Sözkonusu kuruluşlarda; kadınların aileleri ya da eşleri ile olan anlaşmazlıklarının incelenmesi, sorunlarının giderilmesine yönelik olarak sosyal hizmet uzmanı, psikolog gibi uzmanlaşmış elemanlarca mesleki çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmalar psikolojik destek, aile ve bireysel danışmanlık, hukuksal rehberlik ve kendilerine yeterli olabilecekleri bir iş ve meslek edinmelerinde gerekli önlemlerin alınmasını kapsamaktadır.

Bu kapsamda, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu ile İş ve İşçi Bulma Kurumu Genel Müdürlüğü arasında, korunmaya muhtaç genç, kadın, özürlü, eski hükümlü ve sosyal yardımdan yararlanan işsiz kişilerin (Özel İhtiyaç Grupları) meslek edinmelerine ve işe yerleştirilmelerine yönelik hizmetlerin birlikte yürütülmesine ilişkin bir protokol yapılmıştır. Kadın misafirhanelerinde kadınların varsa çocukları ile de mesleki çalışmalar yapılmakta ve (ücretsiz kreş, yuva, yetiştirme yurdu, koruyucu aile vb.) gerekli önlemlerin alınmasına çalışılmaktadır.

Tablo 2

Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü

Kadın Misafirhanelerinde Kalan Kadın ve Çocukların Yıllara Göre Dağılımı

1991 (*)

1992

1993

1994

1995

1996

NİSAN

TOPLAM

İLLER

K.

Ç

K